Zorunluluk Evliliği: Aşk Olmadan Kurulan Bir Hayat

“Bunu yapmak zorunda mıyız, gerçekten?” Zeynep’in sesi, mutfakta yankılanırken, elimdeki çay bardağını neredeyse düşürüyordum. Annemle babam, salonda sessizce oturuyor, gözleriyle birbirlerine bakıyorlardı. O an, hayatımın en önemli kararını, kendi isteğim dışında vermek üzere olduğumu hissettim. Zeynep’le aramızda bir aşk yoktu; hatta birbirimizi zar zor tanıyorduk. Sadece bir arkadaşımın doğum günü partisinde, birkaç saatlik bir sohbet, birkaç gülüşme ve ardından gelen o gece… Sonrası ise tamamen bir muamma.

Aylar sonra, Zeynep’ten gelen o telefonla hayatım altüst oldu. “Hamileyim,” dediğinde, ne diyeceğimi bilemedim. Sanki biri göğsüme taş koymuştu. O an, içimdeki bütün hayaller, umutlar bir anda dağıldı. Üniversiteden yeni mezun olmuştum, iş arıyordum, hayata dair planlarım vardı. Zeynep de öyle. O da kendi yolunu çizmek istiyordu. Ama şimdi, iki yabancı, bir çocuğun sorumluluğunu taşımak zorundaydık.

Ailelerimiz öğrendiğinde, işler daha da karmaşıklaştı. Annem, “El âlem ne der?” diye ağlarken, babam sessizce başını öne eğdi. Zeynep’in annesi ise, “Kızımın başı öne eğilmesin,” diye bastırdı. Kimse bize, ne hissettiğimizi sormadı. Herkesin derdi, mahalledeki komşuların ne diyeceğiydi. O gece, Zeynep’le ilk kez uzun uzun konuştuk. “İstemiyorum,” dedi gözleri dolu dolu. “Ben de,” dedim, “ama başka çaremiz yok.”

Düğünümüz, olması gerektiği gibi değil, olması gerektiği için yapıldı. Ne bir heyecan, ne bir mutluluk… Sadece zorunluluk. Nikâh memurunun “Evet” sorusuna, dudaklarım titreyerek cevap verdim. Zeynep’in gözlerinde ise korku ve çaresizlik vardı. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Hayatımın geri kalanını, istemediğim bir yolda yürüyerek geçireceğimi biliyordum.

Evliliğimizin ilk ayları, sessizlik ve gerginlikle geçti. Aynı evde iki yabancı gibiydik. Zeynep, odasında saatlerce ağlıyor, ben ise iş arama bahanesiyle evden kaçıyordum. Annem her gün arıyor, “Zeynep’e iyi davran, o da zor durumda,” diyordu. Ama ben de zordaydım. Kendi hayatım elimden alınmıştı. Akşam yemeklerinde, masada sessizce oturur, birbirimize bakmadan yemeğimizi yerdik. Bir gün, Zeynep aniden, “Bu çocuk doğduğunda, her şey daha mı kolay olacak sence?” diye sordu. Cevap veremedim. Çünkü bilmiyordum.

Zeynep’in hamileliği ilerledikçe, evdeki hava daha da ağırlaştı. Birbirimize alışmaya çalışıyorduk ama aramızda duvarlar vardı. Bir gece, Zeynep’in ağladığını duydum. Yanına gidip, “İyi misin?” diye sordum. Gözleri şişmişti. “Kendimi çok yalnız hissediyorum,” dedi. O an, onun da benim kadar çaresiz olduğunu anladım. Elini tuttum, ilk defa gerçekten dokundum ona. “Ben de yalnızım,” dedim. O gece, ilk kez birbirimize sarılarak uyuduk. Ama bu, aramızdaki mesafeyi tamamen kaldırmadı.

Çocuğumuz doğduğunda, ailelerimiz hastaneye koştu. Herkes mutluydu, herkesin yüzünde bir tebessüm vardı. Ama ben, kucağımda oğlumu tutarken, içimde bir boşluk hissettim. Zeynep’in gözlerinde de aynı boşluk vardı. Oğlumuza “Emir” adını verdik. Herkes, “Allah analı babalı büyütsün,” derken, ben içimden, “Keşke başka şartlarda dünyaya gelseydin oğlum,” diye geçirdim.

Emir büyüdükçe, evdeki gerginlik azalmadı. Zeynep’le aramızda zaman zaman tartışmalar çıkıyordu. Bir gün, Emir’in ağlamasına sinirlenip, “Senin yüzünden bu haldeyiz!” diye bağırdım. Zeynep, gözyaşları içinde, “Ben mi istedim böyle olmasını?” diye karşılık verdi. O an, ne kadar kırıcı olduğumu fark ettim. Emir’in gözleri korkuyla bize bakıyordu. O gece, uzun süre uyuyamadım. Kendi mutsuzluğumun, oğluma da zarar verdiğini anladım.

Zamanla, Zeynep’le aramızda bir tür sessiz anlaşma oluştu. Birlikte yaşıyor, çocuğumuzu büyütüyor, ama birbirimize dokunmadan, duygularımızı saklayarak hayatımıza devam ediyorduk. Bazen, Zeynep’in pencereden dışarıya dalıp gittiğini görüyordum. “Ne düşünüyorsun?” diye sorduğumda, “Başka bir hayat mümkün müydü acaba?” diyordu. Ben de aynı soruyu kendime soruyordum. Üniversiteden arkadaşlarım, kendi hayatlarını kurmuş, hayallerinin peşinden gitmişti. Ben ise, başkalarının kararlarının gölgesinde, kendi hayatımı yaşayamıyordum.

Bir gün, eski bir arkadaşım, Ali, beni aradı. “Nasılsın?” diye sorduğunda, “İyiyim,” dedim ama sesim titriyordu. Ali, “Bazen insan, kendi hayatını yaşayamadan, başkalarının hayatını yaşar,” dedi. O söz, günlerce aklımdan çıkmadı. Gerçekten de, kendi hayatımı mı yaşıyordum, yoksa ailemin, toplumun bana biçtiği rolü mü oynuyordum?

Zeynep’le aramızda zaman zaman küçük yakınlaşmalar oldu. Birlikte Emir’i parka götürdüğümüzde, bazen gülümsedik, bazen eski günlerden konuştuk. Ama aramızdaki o mesafe, hiçbir zaman tamamen kapanmadı. Bir gün, Zeynep bana, “Sence bir gün birbirimizi sevebilir miyiz?” diye sordu. Uzun süre düşündüm. “Bilmiyorum,” dedim. “Belki de bazı şeyler, ne kadar uğraşsak da değişmez.”

Yıllar geçti. Emir büyüdü, okula başladı. Zeynep’le aramızda bir dostluk oluştu ama aşk hiçbir zaman gelmedi. Bazen, gece yatağımda yatarken, “Hayatım başka türlü olsaydı, daha mutlu olur muydum?” diye düşünüyorum. Zeynep de aynı soruyu kendine soruyor, biliyorum. Ama artık geri dönüş yok. Bu hayatı seçmedik, ama bu hayatı yaşamak zorundayız.

Şimdi, kırk yaşına yaklaşırken, geçmişe bakıyorum. Hayatımda pişmanlıklarım, keşkelerim var. Ama en çok, kendi seçimlerimi yapamamanın acısını hissediyorum. Belki de en büyük dersim bu oldu: Hayat, bazen bize istemediğimiz yolları sunar, ama o yolda yürümek de bir cesaret ister.

Bazen kendi kendime soruyorum: Eğer o geceyi geri alabilseydim, her şey farklı olur muydu? Ya da, gerçekten kendi hayatımızı seçme şansımız var mı bu toplumda? Sizce, insan kendi kaderini ne kadar belirleyebilir?