Boşlukta Yankılanan Anılar: Kamila’nın Sessiz Çığlığı

“Kamila, neden hep susuyorsun? Söylesene, neyin var?” Annemin sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. O sabah, Ankara’nın gri ve soğuk havasında, 57 numaralı otobüsün cam kenarına oturmuş, elimde plastik bir poşetle, içindeki minicik pastaya bakıyordum. Poşetin üstünde ucuz bir marketin kırmızı logosu vardı. Pastanın adı ‘Lezzet’ti, ama bana göre sadece bir ironi. Dışarıda kar, içimde ise tarifsiz bir boşluk vardı. Otobüs, Kızılay’dan Sıhhiye’ye doğru ağır ağır ilerlerken, camdaki buğuda parmak izlerimi izledim. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor, ben ise sadece kaçmaya çalışıyordum.

Annemle son tartışmamız hâlâ aklımdaydı. “Kamila, bu kadar içine kapanık olma! İnsanlarla konuş, bir iş bul, hayatını kur!” demişti. Oysa ben, üniversiteyi bitirdikten sonra iş bulamamış, babamın ölümünden sonra evdeki sessizliğe gömülmüştüm. Annem, her sabah erkenden kalkıp pazara gider, akşam yorgun argın dönerdi. Ben ise evde, eski fotoğraflara bakar, babamın sesini hatırlamaya çalışırdım. O gün, annemle yine tartışmıştık. “Senin için mi yaşıyorum ben? Biraz da kendini düşün!” diye bağırmıştı. Sonra kapıyı çarpıp çıkmıştım.

Otobüsün içi kalabalıktı. Yanımda oturan yaşlı adam, elindeki gazeteyi titreyen elleriyle okuyor, arka tarafta iki genç kız kahkahalar atıyordu. Ben ise elimdeki pastaya bakıp, “Bu kadar mı düştüm?” diye düşünüyordum. Bir zamanlar hayallerim vardı; iyi bir iş, sıcak bir ev, huzurlu bir aile… Şimdi ise annemle her gün kavga ediyor, iş görüşmelerinden eli boş dönüyor, yalnızlığımı bu ucuz pastalarla bastırmaya çalışıyordum.

Birden telefonum çaldı. Annemdi. Açmadım. Çünkü ne diyeceğimi bilmiyordum. Onun da bana söyleyecek yeni bir sözü kalmamıştı. Otobüs, Cebeci durağında durdu. Birkaç kişi indi, birkaç kişi bindi. Ben ise hâlâ aynı yerde, aynı boşlukta oturuyordum. Camdan dışarı baktım; kar taneleri ağır ağır yere düşüyordu. Her biri sanki bir anı, bir pişmanlık gibi üzerime yağıyordu.

Birden yanımda oturan yaşlı adam bana döndü. “Kızım, iyi misin? Çok dalgınsın,” dedi. Gözlerim doldu. “İyiyim, sadece biraz yorgunum,” dedim. Adam başını salladı. “Hayat bazen çok ağır gelir insana. Ama unutma, her kışın bir baharı vardır,” dedi. O an, içimde bir şeyler kırıldı. Babamın bana çocukken söylediği bir sözü hatırladım: “Kamila, ne olursa olsun, umut hep vardır.”

Otobüs, Hacettepe durağına geldiğinde inmek için ayağa kalktım. Yaşlı adama teşekkür ettim. Dışarı çıktığımda soğuk hava yüzüme çarptı. Poşeti daha sıkı tuttum. Hacettepe’nin yokuşunu tırmanırken, çocukluğumun geçtiği mahalleleri düşündüm. Babamla birlikte gittiğimiz parkı, annemin bana ördüğü atkıyı, ilk kar yağdığında pencereye koşuşumuzu… Şimdi ise her şey çok uzakta, çok yabancıydı.

Okulun bahçesinde bir banka oturdum. Poşetten pastayı çıkardım. Küçük, sıradan bir pasta… Ama o an, hayatımın ne kadar sıradanlaştığını, hayallerimin ne kadar küçüldüğünü fark ettim. Bir lokma aldım; tadı yoktu. Sadece boğazımda bir düğüm, gözlerimde bir yaş vardı. Yanımdan geçen öğrenciler gülüşüyor, hayatlarına devam ediyordu. Ben ise sanki zamanın dışında, bir boşluğun içinde sıkışıp kalmıştım.

Telefonum tekrar çaldı. Bu sefer açtım. Annemdi. “Kamila, neredesin? Merak ettim,” dedi. Sesi yorgun ve kırgındı. “Okuldayım anne,” dedim. Sessizlik oldu. Sonra, “Akşam gelir misin? Birlikte yemek yeriz,” dedi. Gözlerim doldu. “Gelirim anne,” dedim. O an, annemin de yalnız olduğunu, onun da kayıpları olduğunu anladım. Babamı kaybettikten sonra, ikimiz de birbirimize yabancılaşmıştık. O, acısını çalışarak, ben ise susarak bastırıyordum.

Akşam eve dönerken, elimdeki poşeti anneme uzattım. “Birlikte yer miyiz?” dedim. Annem gülümsedi. “Tabii kızım,” dedi. O an, yıllardır ilk kez birbirimize bu kadar yakın hissettik. Masada sessizce pastayı paylaştık. Annem, “Biliyor musun Kamila, bazen hayat çok zor geliyor bana. Ama senin varlığın bana güç veriyor,” dedi. Gözlerimden yaşlar süzüldü. “Ben de seni çok özlüyorum anne,” dedim. O gece, uzun zaman sonra ilk kez huzurla uyudum.

Ama ertesi sabah, yine aynı boşluk, aynı kaygılarla uyandım. İş bulmak, hayatımı kurmak, anneme destek olmak… Hepsi bir yük gibi omuzlarımda. Ama artık biliyorum ki, yalnız değilim. Annemle aramızdaki o görünmez duvarı yıkmaya başladık. Belki de hayat, küçük bir pastayı paylaşmak kadar basit ve anlamlıdır.

Şimdi size soruyorum: Siz de bazen kendinizi bu kadar yalnız, bu kadar çaresiz hissettiğiniz oldu mu? Hayatın yükü altında ezildiğinizde, sizi ayağa kaldıran ne oldu?