Bir Başkasının Kızını Sevmek: Bir Türk Kadınının Sessiz Fedakarlığı

“Zeynep, sen hiç gerçekten sevilmediğini hissettin mi?” diye sordu annem, gözlerimin içine bakarak. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Annemin sesi, mutfakta kaynayan çayın fokurtusuna karışırken, ben çocukluğumdan beri ilk defa bu kadar çıplak bir soruyla karşı karşıya kalmıştım. Oysa ben, yıllardır başkalarının hayatında figüran olmaya alışmıştım. Kendi hikayemde bile başrolü başkasına kaptırmıştım.

Her şey, üniversitede tanıştığım Emre ile başladı. Emre, fakültenin en popüler çocuklarından biriydi. Gözleriyle gülümseyen, ince esprileriyle herkesi kendine hayran bırakan biriydi. Ben ise, arka sıralarda sessizce ders dinleyen, kitaplara sığınan bir kızdım. Bir gün, kütüphanede kitap ararken yanlışlıkla onunla çarpıştım. Kitaplar yere saçıldı, ikimiz de eğilip toplamaya başladık. O an, göz göze geldiğimizde içimde bir sıcaklık hissettim. Emre, gülümseyerek, “Senin gibi kitap kurdu birinin bu kadar sakar olmasına şaşırdım,” dedi. O günden sonra, aramızda bir bağ oluştu. Ama o bağ, hiçbir zaman tam anlamıyla bir aşka dönüşmedi. Çünkü Emre’nin kalbinde başkası vardı: Elif.

Elif, fakültenin yıldızıydı. Güzelliğiyle, zekasıyla, neşesiyle herkesin dikkatini çekerdi. Emre’nin ona olan ilgisini herkes biliyordu, ben de. Ama yine de, Emre’yle arkadaşlığımızı sürdürdüm. Onun yanında olmak, ona yakın olmak bana yetiyordu. Bir gün, Emre bana, “Zeynep, seninle konuşmak bana iyi geliyor. Keşke Elif de seni tanısa,” dediğinde, içimde bir umut filizlendi. Belki de bir gün, Emre bana dönerdi. Ama o gün hiç gelmedi.

Üniversite bitti, yollarımız ayrıldı. Emre, Elif’le evlendi. Ben ise, İstanbul’da bir yayınevinde çalışmaya başladım. Hayatım sıradan bir düzene oturdu. Sabah işe gidiyor, akşam eve dönüyor, hafta sonları annemle pazara çıkıyordum. Hayatımda büyük bir boşluk vardı ama alışmıştım. Ta ki, bir gün Emre’den bir telefon alana kadar.

“Zeynep, Elif hastanede. Durumu ciddi,” dedi telefonda. Sesinde bir çaresizlik vardı. O an, her şeyi bırakıp hastaneye koştum. Elif, doğum sırasında ağır bir komplikasyon geçirmişti. Kızları Defne, sağlıklıydı ama Elif’i kaybettik. Emre, yıkılmıştı. Ben ise, onun yanında olmaktan başka bir şey yapamıyordum. O gün, Emre’nin gözyaşları arasında, Defne’nin minicik ellerini tutarken, içimde bir annelik duygusu kabardı. O an, hayatımın yönü değişti.

Emre, bir süre sonra toparlanamadı. İşine dönemedi, Defne’ye bakacak hali yoktu. Annesi yaşlıydı, babası çoktan vefat etmişti. Bir gün, bana, “Zeynep, senden başka kimsem yok. Defne’ye sen bakar mısın?” dedi. O an, ne diyeceğimi bilemedim. Kendi çocuğum gibi sevebilir miydim başkasının kızını? Ama Defne’nin gözlerindeki masumiyet, bana cesaret verdi. Kabul ettim. O günden sonra, Defne’nin annesi oldum. Onun ilk adımlarını, ilk kelimelerini, ilk okul gününü ben yaşadım. Ama hep içimde bir eksiklik vardı. Çünkü Emre, bana hiçbir zaman aşkla bakmadı. O, Elif’i seviyordu. Ben ise, onun hayatında bir yardımcı, bir destekçiydim.

Yıllar geçti. Defne büyüdü, liseye başladı. Emre, işine döndü, hayatını toparladı. Ama aramızda hiçbir zaman gerçek bir aile bağı oluşmadı. Ben, Defne’nin annesi oldum ama Emre’nin eşi olamadım. Bir gün, Emre bana, “Zeynep, sana minnettarım. Ama biliyorum, sana hak ettiğin sevgiyi veremedim,” dedi. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Gözyaşlarımı saklamak için mutfağa kaçtım. Annem, “Kızım, bazen hayat bize istemediğimiz rolleri verir. Ama önemli olan, o rolleri nasıl oynadığımızdır,” dedi. O gece, Defne yanıma gelip, “Anne, iyi ki varsın,” dediğinde, tüm acılarım bir nebze olsun hafifledi.

Bir gün, parkta yürüyüş yaparken, eski bir tanıdıkla karşılaştım. Ayşe, ilkokuldan beri görmediğim bir arkadaşımdı. Yanında bir bebek arabası vardı. Gözleri ışıl ışıldı, yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı. “Zeynep, sen misin? Yıllar sonra seni burada görmek ne güzel!” dedi. Bir banka oturduk, sohbet etmeye başladık. Hayatlarımızı anlattık, eski günleri yad ettik. Ayşe, birden, “Biliyor musun, ben de bir çocuğu evlat edindim. Kendi çocuğum gibi seviyorum ama bazen içimde bir boşluk hissediyorum. Sence bu normal mi?” diye sordu. O an, gözlerim doldu. “Ayşe, ben de aynı duyguları yaşıyorum. Başkasının çocuğunu sevmek, kendi çocuğunu sevmek gibi değil. Ama onların gözlerindeki sevgiyi gördükçe, tüm acılar unutuluyor,” dedim.

O gün, eve dönerken, Defne’nin odasına girdim. O, ders çalışıyordu. Yanına oturdum, saçlarını okşadım. “Defne, seni çok seviyorum. Bunu bilmeni istiyorum,” dedim. O da bana sarıldı, “Anne, sen benim en iyi arkadaşımsın,” dedi. O an, tüm yalnızlığım, tüm eksikliğim bir anda yok oldu. Belki Emre’nin sevgisini kazanamadım, belki kendi çocuğum olmadı. Ama Defne’nin sevgisi, bana hayatın en büyük ödülünü verdi.

Şimdi, geceleri yatağımda uzanırken, kendi kendime soruyorum: Bir insan, başkasının hayatında ne kadar yer edinebilir? Gerçekten sevilmek için illa kan bağı mı gerekir? Yoksa, sevgi, fedakarlıkla mı ölçülür? Sizce, bir insan başkasının çocuğunu kendi çocuğu gibi sevebilir mi?