62 Yaşında Aşka Düşmek: Bir Kadının İtirafı

“Ne yapıyorsun Zeynep abla, yine mi pencerenin önündesin?” diye seslendi kız kardeşim Ayşe, mutfağın kapısından. O an, ellerim titreyerek tuttuğum çay bardağını neredeyse düşürüyordum. Gözüm hâlâ sokakta, köşe başında bekleyen Mehmet’i arıyordu. Evet, altmış iki yaşındaydım ve kalbim, yirmili yaşlarımda olduğu gibi heyecanla çarpıyordu. Kimseye anlatamadığım, hatta kendime bile itiraf etmekte zorlandığım bir duygunun içindeydim.

Mehmet’i ilk kez mahalle bakkalında görmüştüm. O gün, yağmurdan sırılsıklam olmuş, elindeki poşetleri yere bırakıp yaşlı bir kadına yardım ediyordu. Göz göze geldiğimizde, içimde bir kıpırtı hissettim. O an, yıllardır hissetmediğim bir sıcaklık sardı içimi. “Zeynep Hanım, siz de mi buradasınız?” dedi gülümseyerek. O günden sonra, her sabah yürüyüşlerimiz, akşamüstü çaylarımız, mahalle dedikoduları derken, hayatımın merkezine yerleşti.

Kızlarım, Elif ve Derya, başta bu yakınlığıma şaşırdılar. “Anne, bu yaşta neyin heyecanı?” diye sitem ettiler. Onlara anlatamadım; insanın yaşı kaç olursa olsun, kalbi genç kalabiliyormuş. Arkadaşlarım ise arkamdan fısıldaşıyor, “Zeynep yine gençlik hayalleri peşinde” diye gülüyorlardı. Ama ben, içimdeki bu kıpırtıyı susturamıyordum. Mehmet’in yanında kendimi yeniden genç, yeniden güzel hissediyordum.

Bir gün, Mehmet’in evine davet edildim. “Kardeşim Emine de gelecek, tanışırsınız,” dedi. O akşam, heyecandan ellerim buz gibi olmuştu. Masada otururken, Emine bana dikkatlice bakıyor, arada Mehmet’e göz kırpıyordu. Sohbet ilerledikçe, Emine’nin sesinde bir soğukluk hissettim. “Ağabey, sen de yaşlandın artık. Yalnız kalmak zor, anlıyorum ama… Zeynep abla iyi birine benziyor,” dedi. Mehmet ise başını eğdi, “Emine, ben Zeynep’i seviyorum. Onun yanında huzur buluyorum,” dedi. O an, içimden bir şeyler koptu. Sevildiğimi duymak, yıllar sonra ilk defa birinin gözünde değerli olduğumu hissetmek… Gözlerim doldu, ama belli etmemeye çalıştım.

O geceden sonra, her şey daha güzel olacak sandım. Fakat birkaç gün sonra, Mehmet’in evinin önünden geçerken, açık pencereden gelen sesleri duydum. Emine, “Ağabey, çocukların ne diyecek? Zeynep ablanın kızları var, torunları var. Mahallede laf olur. Hem, senin malın mülkün var, insanlar yanlış anlar,” diyordu. Mehmet ise sessizdi. “Biliyorum, ama ben yalnız kalmaktan bıktım. Zeynep bana iyi geliyor,” dedi. Emine’nin sesi daha da yükseldi: “Ama herkes konuşacak! Senin yaşında adamlar torun sever, aşk peşinde koşmaz!”

O an, içimdeki bütün umutlar bir anda sönüverdi. Yıllardır yalnızlığımı, çocuklarımın hayat telaşında bana ayıracak vakit bulamamasını, eski eşimin vefatından sonra hissettiğim boşluğu Mehmet’le doldurmuştum. Ama şimdi, başkalarının ne diyeceği, mahalle baskısı, ailelerin beklentileri, hepsi bir anda üzerime çöktü. Eve dönerken, gözyaşlarımı tutamadım. “Ben ne yapıyorum?” diye sordum kendime. “Bu yaşta aşk mı olurmuş?”

Ertesi gün, Mehmet beni aradı. “Zeynep, konuşmamız lazım,” dedi. Sesindeki tedirginliği hemen anladım. Parkta buluştuk. Gözleri yere bakıyordu. “Emine haklı, Zeynep. İnsanlar konuşacak, çocuklarımız üzülecek. Belki de biz… belki de vazgeçmeliyiz,” dedi. O an, içimde bir şeyler kırıldı. “Mehmet, ben seni sevdim. Ama başkalarının ne dediğiyle yaşanmaz ki. Hayat kısa, mutluluğu bulmuşken neden bırakıyoruz?” dedim. O ise, “Ben de seni sevdim. Ama çocuklarım, kardeşim… Onların üzülmesini istemem,” dedi.

O günden sonra, Mehmet’le aramıza görünmez bir duvar örüldü. Mahallede karşılaştığımızda, göz göze gelmemeye çalıştık. Akşamları pencereden dışarı bakarken, onun gölgesini aradım. Kızlarım, “Anne, iyi misin?” diye soruyordu. “İyiyim,” diyordum, ama içim kan ağlıyordu. Arkadaşlarım, “Bak gördün mü, bu yaşta aşk olmaz dedik sana,” diye alay ediyordu. Ama ben, içimdeki o sıcaklığı, Mehmet’in bana hissettirdiği değeri unutamıyordum.

Bir gün, torunum Defne yanıma gelip, “Babaanne, neden üzgünsün?” diye sordu. Ona ne anlatabilirdim ki? “Bazen büyükler de üzülür, Defne’ciğim,” dedim. O ise, “Sen gülünce ben de mutlu oluyorum,” dedi. O an, hayatın ne kadar kısa ve kırılgan olduğunu bir kez daha anladım. Belki de mutluluğu ararken, başkalarının ne dediğine fazla kulak asıyoruz. Belki de, yaşımız kaç olursa olsun, kalbimizin sesini dinlemeliyiz.

Şimdi, altmış iki yaşında, penceremin önünde otururken, içimde bir burukluk var. Ama aynı zamanda, Mehmet’le yaşadığım o kısa mutluluğun değerini biliyorum. İnsan, kaç yaşında olursa olsun, sevebiliyor, heyecanlanabiliyor. Peki, sizce de başkalarının ne dediğiyle mi yaşamalıyız, yoksa kalbimizin sesini mi dinlemeliyiz?