Şans mı, Talihsizlik mi? Mutlu mu, Sadece Saf mı?

“Senin gibi saf birini ilk defa görüyorum, İrem!” diye bağırdı annem, mutfakta ellerini önlüğüne silerken. Gözlerim doldu, ama ağlamamaya çalıştım. O an, mutfağın camından dışarı bakarken, hayatımın dönüm noktasına geldiğimi hissettim. Annemin sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu: “Her şeye inanıyorsun, herkesin iyi olduğuna inanıyorsun. Bu dünyada böyle yaşanmaz!”

Oysa ben sadece yirmi yaşındaydım ve hayatı yeni yeni tanıyordum. O yaz, en yakın arkadaşım Elif, beni ailesinin yazlığına, Sapanca’ya davet ettiğinde, içimde tarifsiz bir heyecan vardı. Dağlar, göl, temiz hava… Bir de Elif’in kuzeniyle tanışacaktım. Elif’in ailesiyle birlikte, eski model bir arabayla yola çıktık. Yol boyunca Elif, “Bak, kuzenim Burak da orada olacak. Çok yakışıklıdır, ama biraz soğuktur. Sakın hemen güvenme!” dedi. Gülümsedim, çünkü ben zaten kimseye kolay kolay güvenemezdim. Ama içimde bir umut vardı, belki bu yaz hayatım değişirdi.

Sapanca’ya vardığımızda, yazlık evin bahçesinde Burak’ı gördüm. Uzun boylu, ciddi bakışlı, sessiz biriydi. İlk başta bana selam bile vermedi. Akşam yemeğinde, Elif’in annesi, “İrem, senin annenle ne kadar benziyorsunuz!” deyince, Burak başını kaldırıp bana baktı. O bakışta bir şey vardı, ama ne olduğunu anlayamadım. O gece, odama çekildiğimde, annemin sözleri aklıma geldi: “Her şeye inanma, kızım.”

Günler geçtikçe, Burak’la aramızda tuhaf bir yakınlık oluştu. Bir gün göl kenarında yürürken, bana çocukluğunu anlattı. Babası küçükken vefat etmiş, annesiyle büyümüş. “Hayatta kimseye güvenmem,” dedi. “İnsanlar hep çıkar peşinde.” O an, ona kendimi anlatmak istedim. “Ben de bazen çok yalnız hissediyorum,” dedim. “Ama yine de insanlara inanmaktan vazgeçemiyorum.”

Bir akşam, Elif’le birlikte mutfakta bulaşık yıkarken, Burak içeri girdi. “İrem, biraz konuşabilir miyiz?” dedi. Elif bana göz kırptı, ben de utana sıkıla peşinden çıktım. Bahçede, ay ışığı altında, Burak bana döndü: “Senin gibi birini daha önce hiç tanımadım. Çok safsın, ama bu kötü bir şey değil. Sadece… Sana zarar gelmesinden korkuyorum.”

O yaz, Burak’la aramızda bir şeyler başladı. Ama ailem, özellikle annem, bu ilişkiye karşıydı. Annem, “O çocuk sana göre değil, İrem. Çok içine kapanık, ailesiyle sorunları var. Senin gibi hassas bir kız, onun yanında ezilir,” dedi. Babam ise sessizdi, ama gözlerinde endişe vardı. Ben ise ilk defa birine gerçekten âşık olmuştum. Elif bile bana, “Dikkat et, Burak’ın geçmişi karanlık,” dedi. Ama ben, kalbimin sesini dinledim.

Yaz bitip İstanbul’a döndüğümüzde, Burak’la görüşmeye devam ettik. Üniversiteye başladım, ama aklım hep onda kaldı. Bir gün, Burak bana, “İrem, ben askere gitmek zorundayım. Belki uzun süre görüşemeyiz,” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu. “Seni beklerim,” dedim. “Ne kadar sürerse sürsün.”

Aylar geçti, Burak’tan haber alamadım. Telefonlarıma cevap vermedi, mesajlarıma dönmedi. Annem, “Bak gördün mü, sana demiştim!” dedi. Her gün pencereden dışarı bakıp, onun geri dönmesini bekledim. Arkadaşlarım, “İrem, artık bırak. Hayatına bak,” dediler. Ama ben bırakamadım. Çünkü ilk defa birine bu kadar güvenmiştim.

Bir yıl sonra, bir akşam kapı çaldı. Açtığımda, karşımda Burak’ı gördüm. Zayıflamış, yorgun, ama gözlerinde yine o tanıdık bakış vardı. “Seni çok özledim,” dedi. “Ama sana iyi bir hayat sunamam. Benimle mutsuz olursun.” O an, ona sarıldım. “Seninle olmak istiyorum, başka hiçbir şey istemiyorum,” dedim.

Ailemin baskısına rağmen, Burak’la evlenmeye karar verdik. Düğünümüz küçük, sade bir tören oldu. Annem, düğünde bile bana, “İyi düşün, İrem. Hâlâ vazgeçebilirsin,” dedi. Ama ben kararlıydım. Evliliğimizin ilk ayları güzeldi, ama zamanla Burak’ın içine kapanıklığı, öfke patlamaları başladı. İş bulmakta zorlandı, maddi sıkıntılar baş gösterdi. Ben ise üniversiteyi bırakıp çalışmaya başladım. Annem, “Bak, sana demiştim!” diye her fırsatta yüzüme vurdu. Ama ben, Burak’ı bırakmak istemedim. Çünkü ona söz vermiştim.

Bir gece, Burak eve sarhoş geldi. “Her şey benim suçum,” diye bağırdı. “Sana iyi bir eş olamadım!” O an, içimde bir şeyler kırıldı. Ona sarıldım, “Birlikte atlatırız,” dedim. Ama o, “Sen çok safsın, İrem. Benimle mutlu olamazsın,” dedi. O gece sabaha kadar ağladım. Sabah, annemi aradım. “Anne, ben ne yapacağım?” dedim. Annem, “Kızım, bazen insanın kalbini değil, aklını dinlemesi gerekir,” dedi. Ama ben hangisini dinlemem gerektiğini bilmiyordum.

Aylar geçtikçe, Burak’ın ruh hali daha da kötüleşti. Bir gün, işten eve döndüğümde, Burak’ın valizini topladığını gördüm. “Gidiyorum, İrem. Sana yük olmak istemiyorum,” dedi. Dizlerinin üstüne çöküp ağladım. “Gitme, ne olur!” dedim. Ama o, arkasına bile bakmadan çıktı gitti. O an, hayatımın en büyük boşluğunu hissettim. Annem, “Zamanla geçer,” dedi. Ama geçmedi. Her sabah uyanıp, onun geri dönmesini bekledim.

Aylar sonra, Burak’tan bir mektup geldi. “İrem, seni çok sevdim. Ama ben kendi karanlığımda kayboldum. Senin gibi birini hak etmiyorum. Lütfen hayatına devam et,” yazıyordu. O mektubu okuduğumda, gözyaşlarım sel oldu. Annem, “Bak, sonunda anladın mı?” dedi. Ama ben hâlâ anlamamıştım. Çünkü aşk, mantıkla açıklanacak bir şey değildi.

Şimdi, yıllar sonra, geçmişime dönüp bakıyorum. Gerçekten mutlu muydum, yoksa sadece aptalca mı yaşadım? Bazen düşünüyorum: İnsan, kalbini dinlediği için mi kaybeder, yoksa hiç denemediği için mi pişman olur? Sizce, hangisi daha acı?