O Benim Oğlum Değildi: Bir Vicdan Muhasebesi
“Senin oğlun değil ki, neden bu kadar uğraşıyorsun?” Annemin sesi, mutfağın soğuk fayanslarında yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşürecektim. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Annemle göz göze gelmekten kaçındım, çünkü gözlerimdeki kararsızlığı, korkuyu ve belki de utancı görmesini istemiyordum.
Adım Serkan. Otuz iki yaşındayım. Hayatım boyunca her şeyin planlı gitmesini isterdim. Üniversiteyi bitirdim, iyi bir iş buldum, kendi ayaklarımın üzerinde durdum. Ama hayat, planlara pek aldırış etmiyor. Bir gün, Esra’yla tanıştım. Onunla ilk karşılaştığımda, gözlerinde tarifsiz bir hüzün vardı. Sonradan öğrendim ki, o hüzün, geçmişinden kalan bir izdi. Esra, evlenmeden önce bir ilişki yaşamış ve o ilişkiden bir oğlu olmuştu: Efe.
İlk başta, Efe’nin varlığı beni korkuttu. Kendi çocuğum gibi hissedemeyeceğimden, ona yeterince iyi bir baba olamayacağımdan endişelendim. Ama Esra’yı seviyordum. Onunla bir hayat kurmak istiyordum. Kendi ailem, özellikle annem, bu ilişkiye başından beri karşıydı. “Başkasının çocuğuna bakmak kolay mı sanıyorsun?” diye sormuştu defalarca. Babam ise sessizdi, ama bakışlarında bir hayal kırıklığı vardı.
Evlendik. Efe, evimize ilk geldiğinde ürkek bir ceylan gibiydi. Bana “baba” demiyordu, hatta adımı bile zor söylüyordu. Akşam yemeklerinde sessizce tabağındaki yemeği karıştırıyor, göz ucuyla bana bakıyordu. Bir gün, işten eve yorgun argın döndüğümde, Efe’yi odasında ağlarken buldum. Kapıyı hafifçe araladım, içeri girdim. “Efe, ne oldu oğlum?” dedim. Gözleri dolu dolu bana baktı: “Benim babam yok, değil mi?”
O an, içimde bir şeyler kırıldı. Ne diyeceğimi bilemedim. Ona sarıldım, “Ben buradayım, senin yanındayım,” dedim. Ama kendi içimde, bu sözlerin ne kadar samimi olduğunu sorguluyordum. Gerçekten onun babası olabilir miydim? Yoksa sadece Esra’yı mutlu etmek için mi çabalıyordum?
Günler geçtikçe, Efe’yle aramızda bir bağ oluşmaya başladı. Birlikte parka gittik, ödevlerini yaptık, akşamları çizgi film izledik. Ama her şey yolunda gitmiyordu. Ailem, özellikle annem, hâlâ kabullenememişti. Bir gün, annem aradı ve telefonda açıkça söyledi: “Serkan, kendi kanından olmayan bir çocuğa bu kadar emek harcamak doğru mu? Kendi aileni kur, kendi çocuğunu yap.”
O gece, Esra’yla tartıştık. “Senin aileni memnun etmek için mi evlendik, yoksa gerçekten bir aile olmak için mi?” diye sordu. Gözleri dolmuştu. “Efe’yi sevmiyorsan, bunu bana söyle. Onu bir daha üzmene izin vermem.”
O an, hayatımın en zor kararını vermek zorunda kaldım. Ya ailemin beklentilerine boyun eğecek, ya da kendi yolumu çizecektim. Kafamda binlerce soru vardı. Toplumun, ailemin, hatta kendi vicdanımın baskısı altında eziliyordum. Bir gece, Efe’nin odasına girdim. Uyuyordu. Yatağının başucunda, birlikte çekildiğimiz bir fotoğraf vardı. O an, gözlerim doldu. O fotoğrafta, Efe bana sarılmış, gülümsüyordu. Belki de ilk defa, gerçekten bir aile gibi görünüyorduk.
Ertesi sabah, anneme gittim. “Anne,” dedim, “Efe benim oğlum olmayabilir, ama ben onun babası olmayı seçiyorum. Kan bağı değil, kalp bağı önemli. Eğer bunu kabul edemiyorsan, üzgünüm, ama ben kendi ailemin yanında olacağım.” Annem sessiz kaldı. Gözlerinde bir öfke, bir de çaresizlik vardı. Babam ise başını öne eğdi, hiçbir şey söylemedi.
O günden sonra, ailemle aramda bir mesafe oluştu. Bayramlarda, özel günlerde aramıza bir soğukluk girdi. Ama Esra ve Efe’yle kurduğum hayat, bana gerçek mutluluğun ne olduğunu gösterdi. Efe, zamanla bana “baba” demeye başladı. Bir gün, okuldan dönerken elimi tuttu ve “Baba, sen iyi ki varsın,” dedi. O an, tüm korkularım, tüm pişmanlıklarım silindi.
Ama hayat yine de kolay değildi. Toplumun bakışları, komşuların fısıltıları, akrabaların imalı sözleri… “Üvey baba olmak kolay mı?” “Kendi çocuğun yok mu?” “Başkasının çocuğuna neden bu kadar sahip çıkıyorsun?” Bu sorular, her gün kulağımda çınladı. Bazen, geceleri yalnız kaldığımda, kendi kendime sorardım: “Gerçekten doğru olanı mı yapıyorum?”
Bir gün, Efe’nin biyolojik babası ortaya çıktı. Esra’ya mesaj atmış, Efe’yi görmek istediğini söylemişti. Esra çok korktu, ben ise öfkelendim. Efe’yi kaybetme korkusu içimi kemirdi. Esra’yla tartıştık, birbirimize bağırdık. “Senin oğlun değil, neden bu kadar sahip çıkıyorsun?” dedi. O an, içimdeki tüm duygular patladı. “Çünkü ben onu seviyorum! Çünkü o benim oğlum gibi oldu!” diye bağırdım. Esra ağladı, ben ağladım. O gece, Efe’nin odasında sabaha kadar oturdum. Onu kaybetmekten korkuyordum.
Biyolojik babasıyla görüşmesine izin verdik. Efe, ilk başta çok heyecanlandı, ama görüşmeden sonra günlerce içine kapandı. Bir akşam, yanıma geldi ve “Baba, ben seni bırakmak istemiyorum,” dedi. O an, hayatımda ilk defa, gerçekten baba olduğumu hissettim. Kan bağı değil, kalp bağıydı önemli olan. Efe, benim oğlumdu.
Şimdi, yıllar geçti. Efe büyüdü, liseye başladı. Ailemle aram hâlâ tam olarak düzelmedi, ama Esra ve Efe’yle kurduğum hayat, bana gerçek aile olmanın ne demek olduğunu öğretti. Bazen, geceleri pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: “Toplumun beklentileri mi, yoksa kalbimin sesi mi daha önemli?” Siz olsanız, benim yerimde ne yapardınız?