Oğlumuz Gelmedi Çünkü Gelini̇miz İstemedi̇: Aile Bağlarının Sessiz Çatlağı

“Yine gelmeyecekmiş, Ahmet,” dedim, telefonda oğlumun sesini duymaya çalışırken. Gözlerim pencerede, elimde eski bir çay bardağı, içimden geçenleri bastırmaya çalışıyorum. Eşim Mehmet, koltuğunda sessizce oturuyor, gözleri yerde. O da alıştı artık, ama ben alışamadım. Her seferinde içimde bir umut filizleniyor, belki bu sefer gelir, belki bu sefer torunumun başını okşarım, belki bu sefer ailece sofraya otururuz diye. Ama yine olmadı.

Oğlum Emre, “Anne, Zeynep’in işleri var, biraz yorgunuz, bu hafta gelmesek olur mu?” dediğinde, sesinde bir suçluluk, bir çekingenlik vardı. Sanki izin ister gibi, sanki bir çocuk gibi. Oysa o artık koca adam, kendi ailesi var. Ama ben de anneyim, içim yanıyor. “Tabii oğlum, siz nasıl isterseniz,” dedim, ama içimden geçenleri söyleyemedim. Söylesem ne değişecek ki? Zeynep istemiyor, bunu biliyorum. Oğlumun da arada kalmasını istemiyorum ama her seferinde ben arada kalıyorum.

Zeynep’le ilk tanıştığımız günü hatırlıyorum. Emre üniversiteden mezun olmuş, iş bulmuş, eve daha az gelir olmuştu. Bir gün, “Anne, biriyle tanıştım,” dedi. Gözleri parlıyordu, heyecanlıydı. Zeynep’i ilk gördüğümde, içimde bir huzursuzluk oldu. Çok konuşkan, çok kendinden emin, biraz da mesafeli biriydi. Sofrada otururken, “Ben ailemle çok yakınım, hafta sonları hep onlarla olurum,” demişti. O zaman anlamamıştım, ama şimdi anlıyorum; o yakınlık, bizimle aralarına duvar örüyordu.

Düğünleri oldu, kalabalık, gürültülü, ama bir o kadar da mesafeli. Zeynep’in ailesiyle bizim ailemiz arasında hep bir mesafe vardı. Onlar daha şehirli, daha modern, biz ise daha gelenekseliz. Belki de bu yüzden hiçbir zaman tam anlamıyla kaynaşamadık. Emre evlendikten sonra, ilk zamanlar sık sık gelirlerdi. Zeynep biraz soğuk davranırdı ama ben aldırmazdım. “Alışır,” derdim, “zamanla aile oluruz.” Ama zamanla daha da uzaklaştık. Zeynep’in her gelişinde bir bahanesi olurdu: “Ev çok küçük, çocuk rahat edemiyor, yol çok uzun, işim var, yorgunum…”

Bir gün, Emre’yle yalnız yakaladım. “Oğlum, bir sorun mu var? Zeynep bizi sevmiyor mu?” dedim. Gözlerini kaçırdı, “Anne, öyle deme, Zeynep’in huyu böyle, biraz içine kapanık,” dedi. Ama ben biliyorum, Zeynep bizi istemiyor. Bir keresinde, telefonda yanlışlıkla duydum, “Emre, annenler hep bir şey istiyor, hep bir beklenti var, ben yoruldum,” diyordu. O an içimden bir şeyler koptu. Ben ne istedim ki? Bir tabak yemek, bir sıcak çay, torunumun gülüşü… Bunlar çok mu?

Mehmet de üzülüyor ama belli etmiyor. Bir akşam, “Kadınlar arasında olur böyle şeyler, aldırma,” dedi. Ama ben aldırıyorum. Çünkü oğlumun bana yabancılaşmasını izlemek, her geçen gün daha da uzaklaşmasını görmek, bir annenin en büyük acısı. Bazen düşünüyorum, acaba ben mi hata yaptım? Çok mu karıştım, çok mu sevdim, çok mu bekledim? Zeynep’in ailesiyle her fırsatta buluşmalarını, onlara daha yakın olmalarını kıskanıyor muyum? Belki de… Ama ben sadece oğlumu ve torunumu görmek istiyorum.

Geçen bayram, yine gelmediler. Telefon açtım, “Oğlum, bayramda bekleriz,” dedim. “Anne, Zeynep’in ailesiyle plan yaptık, sonra geliriz,” dedi. Sonra gelmediler. Bayram günü sofrada üç kişiydik: ben, Mehmet ve yalnızlık. Sofrada Emre’nin en sevdiği yemekleri yapmıştım, torunum için kekler, börekler… Hiçbiri yenmedi. Mehmet, “Bir dahaki sefere gelirler,” dedi. Ama ben artık o bir dahaki seferin gelmeyeceğini biliyorum.

Bir gün, Zeynep’le telefonda konuşmak zorunda kaldım. Emre işteymiş, telefonu o açtı. “Zeynep, nasılsın?” dedim. “İyiyim, siz?” dedi, sesi soğuk, mesafeli. “Emre’yi bekliyordum, konuşacaktım,” dedim. “Emre yoğun, işten geç geliyor. Biz de hafta sonları dinleniyoruz. Malum, çocuk da büyüdü, evde işler bitmiyor,” dedi. “Tabii, haklısın,” dedim, ama içimden geçenleri söyleyemedim. “Bir ara bekleriz,” dedim. “Bakacağız, programımıza göre,” dedi. O an anladım, bizim programımızda artık yer yok.

Komşular soruyor, “Oğlun gelmiyor mu?” diye. Ne diyeyim? “Gelmiyor,” diyorum, “yoğunlar.” Ama içimde bir yara, her geçen gün büyüyor. Akşamları Emre’nin çocukluğunu düşünüyorum. O küçükken, her akşam yanıma gelir, “Anne, bana masal anlat,” derdi. Şimdi ise bir telefon bile çok görülüyor. Torunumun ilk adımlarını, ilk kelimesini göremedim. Fotoğraflardan bakıyorum, büyüyor, ama ben büyüdüğünü göremiyorum.

Bir gün, Emre’yle yüz yüze konuşmak istedim. “Oğlum, bir derdin mi var? Bize neden gelmiyorsunuz?” dedim. Yüzüme bakamadı. “Anne, Zeynep biraz hassas, evde rahat edemiyor. Sen de biliyorsun, bizim evde daha rahatız. Hem çocuk da alıştı oraya,” dedi. “Peki, ben ne olacağım? Benim torunumu görmeye hakkım yok mu?” dedim. “Anne, lütfen… Zeynep’i de anlamaya çalış,” dedi. O an anladım, oğlum artık benim değil, başka bir ailenin parçası. Bu çok acı, ama gerçek.

Mehmet’le akşamları sessizce oturuyoruz. Televizyon açık, ama kimse izlemiyor. Ben bazen ağlıyorum, Mehmet duymasın diye yastığa yüzümü gömüyorum. Bir gün, Mehmet elimi tuttu, “Biz elimizden geleni yaptık, belki de bırakmak lazım,” dedi. Ama nasıl bırakılır? Anne yüreği bırakabilir mi? Her gece dua ediyorum, “Allah’ım, oğlumun kalbini bize yaklaştır.” Ama dualarım cevapsız kalıyor.

Bazen düşünüyorum, acaba Zeynep haklı mı? Belki de biz çok şey bekliyoruz. Ama bir anne-baba başka ne ister ki? Sadece biraz sevgi, biraz ilgi… Oğlumun sesini duymak, torunumun gülüşünü görmek… Bunlar çok mu?

Şimdi pencereden dışarı bakıyorum, sokakta oynayan çocukları izliyorum. İçimden bir ses, “Belki bir gün gelirler,” diyor. Ama başka bir ses, “Artık gelmeyecekler,” diyor. Hangisi doğru, bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey, bir annenin evladı için duyduğu özlemin hiç bitmediği.

Sizce, bir anne ne zaman vazgeçmeli? Yoksa hiç vazgeçmemeli mi?