Bir Gece, İki Çocuk ve Kapanan Kapılar: Hayatımı Değiştiren O An
“Anne, üşüyorum…” Leila’nın ince sesi, apartman koridorunun soğuk duvarlarında yankılandı. Emir, kollarıma sıkıca sarılmış, gözlerini yere dikmişti. O an, zaman durmuş gibiydi. Sadece çocuklarımın nefes alışverişini ve kalbimin çılgınca atışını duyabiliyordum. Kapının arkasında, yıllardır bana cehennemi yaşatan adamın öfkesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu.
Yusuf’la evlendiğimde, hayatımın en mutlu kadını olduğumu sanmıştım. Herkesin imrendiği bir düğün, ailelerin gururla izlediği bir birliktelik… Ama zamanla, Yusuf’un yüzündeki o sıcak gülümsemenin yerini, soğuk bakışlar ve sert sözler aldı. İlk tokadı yediğimde, “Bir daha olmaz,” demişti. Ben de inanmak istemiştim. Annem, “Yuvanı bozma, sabret,” derken, babam sessizce başını öne eğmişti. O gün, içimde bir şeyler kırıldı ama çocuklarım için susmayı seçtim.
Yıllar geçti. Leila büyüdü, Emir doğdu. Yusuf’un öfkesi ise hiç dinmedi. Her tartışmada, duvarlara çarpan sesler, komşuların kapı aralığından bakan gözleri… Ama kimse bir şey demedi. Herkes kendi hayatına bakmayı tercih etti. Ben ise her gece, çocuklarımın başını okşarken, “Bir gün kurtulacağım,” diye fısıldadım.
O gece, Yusuf eve sarhoş geldi. Gözleri kan çanağı, sesi boğuktu. Leila odasında, Emir ise benim yanımdaydı. Bir anda bağırmaya başladı, eşyaları yerlere fırlattı. Çocuklarım korkudan ağlamaya başlayınca, içimdeki tüm korkuları bir kenara bırakıp, onları kucakladım. “Yeter!” diye bağırdım. O an, Yusuf bana doğru yürüdü, ama bu kez geri adım atmadım. Çocuklarımı alıp, kapıdan dışarı fırladım.
Ayakkabılarımızı bile giymeden, apartmanın soğuk merdivenlerinden aşağı koştuk. Leila’nın pijaması incecikti, Emir’in ayakları çıplaktı. Kapının önünde bir an durup, “Şimdi nereye?” diye düşündüm. Annemi arayamazdım, çünkü bana hep “Sabret” demişti. Arkadaşlarımın çoğu, Yusuf’un yanında durmuştu. Ama yine de, bir umutla en yakın arkadaşım Zeynep’in kapısını çaldım.
Zeynep kapıyı açtığında, yüzünde şaşkınlık ve korku vardı. “Ne oldu sana?” dedi. Gözlerim doldu, “Bizi içeri alır mısın?” dedim. Bir an tereddüt etti, sonra başını iki yana salladı. “Yusuf çok sinirli biri, başıma iş almak istemem,” dedi. O an, içimdeki son umut da sönüp gitti. Çocuklarımın ellerini tutup, karanlık sokaklara yürüdüm.
Gece ilerledikçe, sokaklar daha da sessizleşti. Birkaç tanıdık daha aradım, ama ya telefonları açmadılar ya da “Şimdi olmaz, yarın konuşalım,” dediler. O an, İstanbul’un kalabalığında ne kadar yalnız olduğumu anladım. Çocuklarımın gözlerindeki korku, bana güç verdi. “Anne, eve dönelim mi?” dedi Emir. Gözlerimden yaşlar süzüldü. “Hayır oğlum, artık orası bizim evimiz değil,” dedim.
Bir apartmanın girişinde, merdivenlere oturduk. Leila başını omzuma yasladı, Emir kucağımda uyuyakaldı. O an, hayatımın en uzun gecesiydi. Geçmişim, pişmanlıklarım, korkularım bir bir gözümün önünden geçti. Annemin sesi kulaklarımda yankılandı: “Kadın dediğin sabreder.” Ama ben artık sabretmek istemiyordum. Çocuklarım için, kendim için yeni bir hayat kurmalıydım.
Sabah ezanıyla birlikte, hava biraz aydınlanınca, en yakın kadın sığınma evini aradım. Telefonda bir kadın, sesimdeki titremeyi fark etti. “Hemen gelin, sizi bekliyoruz,” dedi. O an, içimde bir umut filizlendi. Çocuklarımı uyandırıp, elimdeki son parayla bir taksiye bindik. Sığınma evine vardığımızda, bizi sıcak bir çay ve güler yüzle karşıladılar. Leila ve Emir ilk kez o gece huzurla uyudu.
Günler geçti. Sığınma evinde, benim gibi nice kadınla tanıştım. Her birinin hikâyesi farklıydı ama acımız ortaktı. Kimi ailesinden, kimi eşinden, kimi ise toplumdan yara almıştı. Birbirimize sarıldık, yaralarımızı birlikte sardık. Çocuklarım yavaş yavaş gülümsemeye başladı. Ben de kendime yeni bir yol çizmeye karar verdim. Bir iş buldum, çocuklarımı okula yazdırdım. Hayat zor, ama imkânsız değildi.
Bazen geceleri, Leila yanıma gelip, “Anne, artık korkmamıza gerek yok değil mi?” diye soruyor. Gözlerine bakıp, “Hayır kızım, artık güvendeyiz,” diyorum. Ama içimde hâlâ bir sızı var. Çünkü biliyorum ki, benim yaşadıklarımı yaşayan binlerce kadın var bu ülkede. Ve çoğu, yardım isteyecek bir el bulamıyor.
Şimdi, geçmişime dönüp baktığımda, en çok neye üzülüyorum biliyor musunuz? İnsanların sessizliğine… Komşularımın, arkadaşlarımın, ailemin bana sırt çevirmesine… Oysa bir tek kelime, bir sıcak çay, bir açık kapı hayat kurtarabilirdi.
Belki de en çok, “Kadın dediğin sabreder,” diyenlere kırgınım. Çünkü bazen sabretmek değil, gitmek gerekir. Çocuklarımın gözlerindeki korku, bana bunu öğretti.
Siz olsaydınız, ne yapardınız? Bir anne olarak, çocuklarınız için her şeyi göze alabilir miydiniz? Yorumlarda düşüncelerinizi paylaşır mısınız? Belki birinin hayatına dokunursunuz…