Kızım Bana Torunumu Emanet Etti: Ailemiz İçin Sonu Gelmeyen Bir Gece

“Anne, Baran’ı bu gece sende bırakabilir miyim? Hastaneye gitmem gerek, önemli…” Kızım Derya’nın sesi öyle titrek ki, içime korku düşüyor. Evde tek başıma oturup utangaçça duvarlara bakarken, Baran’ı uyuttuktan sonra mutfağa geçiyorum. Birden içimde bir ağırlık: Derya son aylarda gözlerimin içine bakamaz olmuştu, hep yorgun, hep üzgün… O gece, Baran’ın minik suratını izlerken kendi gençliğim geliyor aklıma; annemle tartışmalarımız, babamın sessizliği ve benim hep güçlü görünmeye çalışmam. Ama şimdi, burada ben varım ve kızımın çaresizliğini görebiliyorum.

Bir şeyler ters gidiyor ve hissedebiliyorum. Ev sessiz, ama duvarlar inliyor sanki. Derya’nın odasını toplarken, yatağın kenarındaki kitaplarının arasından incelikle katlanmış bir defter sarkıyor yere. Elim titreyerek açıyorum. Sayfalarının arası gözyaşıyla, kalp kırıklarıyla dolu. İlk cümlede Bülent’in adı geçiyor, damadımdı, ama daha ziyade ailemizin gölgesiydi o. Derya’nın defterini okudukça, Boğaz’ımda yumru büyüyor: ‘Bazen gece yarısı yanıma gelir, sesini yükseltir, aşağılar. Kimseye anlatamıyorum. Annem üzülmesin istiyorum. Baran için dayanmam lazım. Ama her geçen gün biraz daha az hissediyorum kendimi…’

Kalbim delice çarpıyor, sinirlerim geriliyor. “Nasıl?” diyorum kendi kendime, “Nasıl bizden bu kadar sakladı Derya? Nasıl anlayamadım?” Her seferinde, ne zaman ailece bir araya gelsek, Bülent’in soğuk, kibirli bakışı; Derya’nın başını eğişi; Baran’ın sessiz oyunları… Artık her şey anlam kazanıyor. O gece uyuyamıyorum. Baran’ın nefesi kesik kesik, rüyasında ağlıyormuş gibi. Yanına kıvrılıp saçlarını okşuyorum, içimden defalarca “Yarabbim, bana güç ver,” diye geçiriyorum.

Ertesi gün Derya eve dönüyor, gözleri kıpkırmızı. Kollarında morluklar var mı diye göz ucuyla bakıyorum. Sofraya oturuyoruz. Ben: “İyi misin kızım?” dedikçe, başını eğiyor. Sonunda tutamıyorum: “Derya, bana doğruyu söyle. Bir derdin var ve ben annem, gözümden hiçbir şey kaçmaz.” O an kırılıyor kabuğu, patlıyor gözyaşları. Hıçkırarak anlatıyor: Bülent’in psikolojik şiddetini, eve her akşam geç gelişini, alaylarını, hatta bazen sinirle bir köşedeki vazo ya da fincanı yere fırlatmasını. Benim için yıllarca saklamış; “Anneme söylemektense kendim yanarım!” demiş hep. Baran’ın sevinçli çocuk kahkahalarının ardında okulda içine kapanık bir çocuğa dönüştüğünü, gece göğsünde koca bir ağırlıkla ağladığını anlatıyor. Derya: “Ben nasıl düştüm bu hale anne? Neden dayanamıyorum?”

Sarıldım, “Kızım, asla tek başına değilsin,” dedim. Ama içten içe kendimi de yedim: Ben nerede hata yaptım? Bizim mahallede, aile sofrasında bunlar konuşulmazdı; varsa yoksa ‘herkes bilir işini’, ‘başını eğ, işine bak’. Komşular dedikodu yapmasın diye dertlerimizi yuttuk. Şimdi Baran’ın gözlerimin önünde solup gidişi, Derya’nın suskunluğu, benim çırpınışlarım… Her şeye rağmen, ‘ya duyarlarsa, ya el alem konuşursa’ korkusu…

Kısa süre sonra Derya artık dayanamıyor, Bülent’in baskısı daha da artıyor. Bir gece tekrar hastaneye gitmesi gerekince Baran’ı yine bana bırakıyor. Ertesi sabah beraber karakola gidiyoruz. Derya biraz titrek, şikayetçi olmaktan çekiniyor, ama gözlerinde umudun ilk ışıkları var. Polis memurunun odasında; “Ne olacak şimdi?” diye soruyor bana usulca. Birlikte çözmeye çalışıyoruz; sığınma evi mi, aile danışmanı mı, neler mümkün? Sosyal hizmetlerden gelen bir kadın memur: “Yalnız değilsiniz, Derya Hanım, şimdi siz ve çocuğunuz birlikte güçlü olacaksınız,” diyor. Ben ise bir yanda kızımın acısı, bir yanda komşunun bakışı, bir yanda torunumun güvenli çocukluğu arasında sıkışıp kalıyorum.

Köydeki annem geliyor aklıma: “Vallahi kızım, kadın kadına destektir, sırtını dönme,” derdi. Nihayetinde Derya terapiye başlıyor. Baran ise bana daha çok sokuluyor; “Anneanne, annem iyileşecek dimi?” diye soruyor. Tüm vicdanımla, “Evet kuzum,” diyorum ama kendimden çok da emin değilim. Ailenin sessiz kalmış yılları şimdi bir bir bağırıyor: Sessizlik, en büyük utanç olmuş. Halbuki belki ilk şiddete maruz kaldığında konuşsa, biz… Ama işte hayatta her şey öyle kolay çözülmüyor. Herkesin sırtında başka bir yük var, herkesin suskunluğu başka türlü bir yara açıyor.

Bir akşam, Derya pencerenin önünde durmuş, dışarı bakıyor. Yanına gidip, “Bak kızım, yalnız kaldığını sansan da her zaman elini tutan bir annen var. Bugün için güçlü olup ses çıkardın, Baran’ın geleceği için,” diyorum. Ağlıyor; gözyaşları yılların suskunluğunun ilacı oluyor sanki. Baran ise odasında resim çiziyor: Üç kişilik bir aile, kocaman bir güneş. Bazen gökyüzünü kara bulutlar kaplasa da, o resimde güneş hep var.

Derya’nın yavaş yavaş güçlendiğini görebiliyorum, ama geçmişin yarası kolay kapanmıyor. Mahkemeler, sosyal hizmetler, komşuların dediği ‘Elin oğlu bir kadın yüzünden evinden ayrıldı’ lafları… Her biri ayrı bir kurşun gibi. Derya zamanla; “Anne, utanmak bize yük olmasın, utanacak biri varsa o da şiddeti yapan,” diyor. Artık cesurca hayatına sahip çıkıyor. Ben ise hâlâ her gece Baran’ın başını okşarken, kendimi sorguluyorum. ‘Biz anneler, gerçekten çocuklarımızı ne kadar tanıyoruz? Kaçımız onların gözyaşını görmektense kulaklarımızı tıkayıp hayata devam ediyoruz? Kaç anne, komşudan korkusuna kızını yalnız bırakıyor?’ Cevapsız sorular zihnimi tırmalıyor.

Şimdi buradan size soruyorum: Bir anne, sevdiği evladı için yapabileceği en büyük fedakarlığı sizce ne zaman göze almalı? Ve biz, aile olmanın ne demek olduğunu gerçekten biliyor muyuz?