Düğün Hesabı Geldiğinde: Bir Aşkın Ateşten Geçişi

“Nereden bulacağız şimdi bu kadar parayı?” Duyduğumda içime bir buz gibi bir şey indi. Telefonda annem var. Sesim çıkmıyor, boğazımda bir düğüm. Dün akşam nişanlım Melis’in annesiyle babası masada, herkes gülüyor; tebessümler, şatafatlı planlar… Şimdi ise, düğün salonundaki müdür karşımda, elinde hesap. Toplam masraf, baştan söz verilen miktarın çok üstünde. Ve Melis’in annesi “Biz bu kadarını ödeyemeyiz, öbür taraftan da bekleyenler var,” deyince başımdan aşağı kaynar sular döküldü.

O ana kadar her şey bir hayal gibi ilerlemişti. Melis’le dört yıllık bir ilişkiyi geride bırakıp ailelerimizi bir araya getirmiş, umutlarımızı, kırık dökük hayallerimizi bu geceye yığmıştık. İki taraf da zorlukları var gücüyle saklıyor, yarınlarımızı birlikte güzelleştireceğimize inanıyorduk. Ama o belge, o ödeme listesi: kırmızı kalemle altı çizilmiş giderler, kocaman sıfırlarla haneme yazılmış bir borç…

“Babanız düğün masraflarının yarısını karşılayacak demişti bana, doğru mu değil mi anlamadım ki!” dedi annem, sesinde sıkışmış bir öfke. Ben sustum. Babam, koltukta duvarı izliyor. İlk defa çaresizliğine şahit oluyorum. Annem hemen toparlanıyor, “Biz kasayı açarız, bir şekilde hallederiz,” diyor, ama biliyorum kasada birikmiş altınlar çoktan başka bir borca gitmiş.

Melis koridorda, gözleri kızarmış, elleri titriyor. “Ne yapacağız şimdi?” diye fısıldadı. O an, geleceğimizle ilgili bütün inancımın çatırdadığını hissettim. “Annemler inanılmaz utanıyorlar,” dedi. “Babama dün söyledim, ‘Bize mahcup etme’ dedim. Ama… İşte.” Sesi titredi, ağlayacak gibi oldu. Ona sarılmak istedim, ama aramızdan sanki görünmez bir duvar geçti.

Melis’in babası, yıllardır şehirde tanınan bir esnaf. Hep gururlu, hep cömert. Ama işlerin kötü gittiğini kimse bilmiyordu. Meğer dükkanı üç ay önce gizlice devretmiş. Akrabaları, “Kızın düğünü büyük olsun” diye ısrar etmiş, o da lafını geçirmek uğruna olmayan parayı harcamış. Masada toplanan altınlar, gelen zarflar… Herkes sanki bir yarışa girmişti; herkes gövde gösterisi yapmak derdindeydi. Uzaktan bakınca, pırıl pırıl bir tablo. Ama masalın sonu bize, bana, Melis’e kaldı.

O gece eve dönünce odamın kapısını kapadım. Duvarda Melis’le çekildiğimiz siyah beyaz bir fotoğraf var. O kadar masum, o kadar umut dolu ki… Bunun bütün yükünü taşımaya hazır mıyız diye soruyorum kendime. Dışarıda ailemin sesleri: “Yazık değil mi çocuğa,” diyor babam. “Sana geçen ay söyledim, bu iş böyle olmaz, oğlanın başını belaya sokacaklar diye.” Annem hıçkırıyor: “Bu yaştan sonra kız tarafı bizi köşeye mi sıkıştıracak!”

Sabah kapıyı Melis çalıyor. “Konuşmamız lazım,” dediği anda gözlerinden yaşlar akıyor. Bizim odada oturduk, kimseye haber vermedim. “Biliyor musun,” dedim, “Belki de bu işe biraz acele sarıldık. Yani… Aşık olmak başka, aile olmak başka.” Melis’in sesi buz gibi: “Ailem perişan, senin ailenden daha kötü durumdalar. Ama ben… Seni bırakmak istemiyorum.”

O sırada Melis’in annesinden mesaj geldi. “İptal mi edeceksiniz? Yazık olur, herkes ayarlama yaptı.” Annem de kapıdan kulağını uzatıyor; herkes kendi derdinde ama bizim ne istediğimizi kimse sormuyor. Telefonum çalıyor — Melis’in amcası. “Bak oğlum, gençler böyle şeyleri büyütür. Babanda da var biraz kibir, ama babalık gururu işte… Biz sana destek oluruz. Borcu taksitle kapatırız!”

Hayatım boyunca ilk defa, para ile aşk arasında açık ve acı bir ayrım yapmak zorunda kaldım. Başka bir hayattan gelen, farklı sofralarda büyüyen iki insanın aynı masada buluşabilmesi ne zormuş… Melis elimi tuttu, “Çok yoruldum. Herkes bir şey istiyor. Sahi, biz ne istiyoruz?” dedi. Gözlerim doldu. O an, hayalini kurduğum bütün günler rüyamdan silindi. Artık dışarıdan güçlü görünmeye çalışmaya gücüm kalmadı.

Düğün salonunun kapısında herkes, elinde davetiye, bana bakıyor. Kimisinin gözünde acıma, kimisinin gözünde suçlama. Babam kolumu sıkıyor, sessizce: “İstersen iptal et, oğlum. Paradan, gösterişten daha kıymetlisin,” dedi. Ama o bakışında ‘Harcanma!’ korkusu var. Annem ağlamış, gözleri şiş. Melis saçını düzeltip makyajını siliyor. “Belki hemen, sade bir nikah kıyabiliriz,” dedi. Onun da sesi varla yok arası.

Ama sonra Melis’in küçük kız kardeşi Zeynep gelip eteğime sarıldı: “Abla, lütfen ağlama. Ben de pasta yaparım, çeşit çeşit. Sadece ailemiz olsun, yeter!” Melis’in gözleri ışıldadı. O an, salondaki gösterişin, paraların, takıların hiçbir önemi kalmadı gözümde.

Sonunda aileleri topladık, masaya oturttuk. Herkesin yüzü asık. Biz, yani Melis’le ben, bir karar almıştık: “Düğünü iptal ediyoruz,” dedim. Annem birden ayağa kalktı, “Oğlum, rezil olacağız!”

Ama devam ettim: “Sadece nikah, sadece yakınlarımız. Kimseye borçlanmak istemiyoruz. Bu, bizim hayatımız.” Melis elimi sıktı. Melis’in annesi ağladı, babası başını eğdi. Kimseyle tartışmadık artık. Herkes sustu, o masada asılı kalan soğukluk, karara damgasını vurdu.

Üç gün sonra nikah dairesindeydik. Saçımız başımız dağınık, ama gözlerimiz pırıl pırıl. Sade, samimi birkaç insan. Kimse zenginliğini, kimse fakirliğini ortaya koymak zorunda değil artık. Melis’in babası bir köşede ağladı. Annem bana sarıldı: “İyi ki inat ettin, oğlum,” dedi.

Bu hikâyede ne kaybettik, ne kazandık bilmiyorum. Ama bir gerçeği anladım: Hayatta perde arkası sancılar bizim cesaretimizi, kalbimizi ölçüyor. Şimdi düşünüyorum da, acaba herkes kendi inancına, sevgisine sadık kalabilmiş midir? Sahi, siz olsanız ne yapardınız?