Sadece Bir Burger Daha – Bir Ailenin Yükü ve Benim Sessiz Çığlığım
“Elif abla, gerçekten çok önemli.” Hande’nin sesi telefonda titriyordu. Saat sabahın yedisi, haftalardır beklediğim pazar kahvaltımı daha yeni hazırlamıştım ki; Hande’nin bu aceleci haliyle tüm planım bir anda alt üst oldu. “Yarına kadar Semih’e bakabilir misin? Bir toplantım çıktı ve kimse bakacak durumda değil,” dedi. İçimde yükselen ‘hayır’ cümlesi boğazımda düğümlendi. Yutkundum, “Tabii, ne olacak ki? Getir Semih’i,” dedim. Annem duyduysa, şimdi bana “Abla dediğin budur işte Elif!” deyip göklere çıkaracaktır. Yine de bir iç sıkıntısı sardı içimi, otuz beş yaşındayım ve hâlâ ailemin gözünde ‘yardımsever abla’ olmaktan başka seçeneğim yok gibi.
Semih kapıda ağlayarak belirdi. İçeri girerken, “Anneee!” diye bağırıyordu. Hande göz göze bile gelmeden, aceleyle montunu çıkarıp “Yatıştırırsın sen onu, abla. Akşama dönerim,” deyip çıktı. Kapı kapanır kapanmaz kanepeme bıraktığım karnabahar kızartmalarına baktım ve iç geçirdim. “İster misin Semih, karnabahar?” dedim. Gözyaşları daha da arttı. “Buuurger!” diye bağırdı. En son üç hafta önce annemin doğum günü için eve toplandığımızda, Semih’in sadece hamburger yediğini hatırladım. Tek istediğim sabah sessizliğinde huzur bulmaktı, şimdi ise bağıran, kendini yerlere atan bir çocukla baş başaydım.
Saat öğlene yaklaşırken, Semih’in isteğinin önüne geçemedim. Kahvaltı masası durduğu gibi soğumuştu, kahvemden bir yudum alamamıştım. Evimin yakınındaki zincir restorana kadar, Semih’in “Daha ne kadar yürüyeceğiz? Hamburgerim nerede?” sorularıyla mücadele ettim. Siparişi verdim. “İki hamburger menü alır mısınız, tavanızda?” diye sordu kasiyer. Sırf Semih yesin, susup otursun diye, sağlık endişemi bir yana bırakıp ikinci hamburgeri de söyledim. ‘Kolay bir Pazar’ düşüncesi çoktan yıkılmıştı.
Eve dönerken, Hande aradı. “Ah, bir de akşama doğru arkadaşlarımız gelecekmiş; Semih hafif döktürebilir, dikkat et abla!” diye talimatlar yağdırdı. Bir anda güneşli pazarım, yerini evde reçel döken, televizyonun kumandasını kıran bir küçük zorba ve başımda Hande’nin onca sesiyle karıştı. Annem tekrar aradığında, “Kızım siz Elif’in nasıl her şeye yetiştiğini anlamıyorsunuz. Bakın, kız abla gibi abla!” dediğinde, nasıl övgüyle anıldığım anlatıldı ama bir an olsun kimse bana, “İyi misin?” diye sormadı.
Akşam olduğunda Hande geç kaldı. Semih uyuyakaldığında salonun köşesinde ona bakıp düşündüm: Ben hayatımda ilk ve son kez kendim için bir plan yapmamış mıydım? Herkesin işini, çocuğunu, market alışverişini ben üstlenmiş, hiçbirine ‘hayır’ diyememiş miydim? ‘Elif yapar, Elif halleder’… Sanki ben kocaman taş bir heykeldim, hislerim yoktu. Hande geldiğinde Semih’i kucağına aldı. “Çok yoruldum, abla. Sağ ol,” dedi ama gözleri telefonunda, yüzünde minnetin izi yoktu. Kapıdan çıktıklarında ne bir “Sana da iyi akşamlar,” ne de “Bir gün de sen kendin için bir şey yap,” önerisi geldi.
Ertesi gün geç kalktım. Mutfağı toplarken, annemden mesaj: “Elif, baban hastaneye gidecek, sen götürür müsün?” Mesajı okuyunca küçük bir titreme geçti içimden. ‘Yine mi ben?’ diye geçirdim içimden. Kendi hayatımı kurmak için kaç kere İstanbul’dan ayrılmayı planladım, gerçeği kaç kere anneme ve babama anlatmaya çalıştım bilmiyorum. Fakat her seferinde ailemin ihtiyaçlarının, onlar için ‘fedakar abla’ rolümün daha önemli olduğu hissiyle, bavullar hep kapalı kaldı.
O hafta işlerim birikti, patronum sürekli bana iş yetiştirme baskısı yapıyordu. Yorgunluktan bitap halde eve geldim, kapı çaldı. Hande elinde bir poşetle, Semih yanında. “Ben de çok hastayım bugün, abla. Semih’i birkaç saat sana bırakabilir miyim?” dedi. Poşetin içinden yine hamburger çıktı. Semih güldü. Ben ise gözlerimi kaçırdım, kısık bir sesle, “Bu son olsun, Hande,” dedim. “Bak, artık sabrım kalmadı.” Hande, “N’olur ya, aile dediğin ne için var?” dedi, hızlıca kapıdan çıkıverdi. Arkamdan odama döndüm, aynaya baktım: Gözaltlarımda morluklar, cildimde yorgunluktan dökülmeler. Hiçbir zaman ihtiyaçlarımı yüksek sesle söylemeyi becerememiştim. Hep bir bekleyiş… Bir gün belki biri bana da “Hazır mısın, seni de dinlemeye geldik,” der umuduyla…
Bir akşam ailece sofrada toplandık. Babamın morali bozuktu, annem kızarmış patatesleri servis ederken Hande oflayıp pufladı, “Elif’siz ne yapardık biz?” dedi gülerek. Herkes kahkaha attı. Ben ise boş boş tabağıma baktım. İki dakika sonra babam bana, “Elif, baban yaşlandı artık. Sen şu faturaları yatır, bir de eczaneye uğra,” dedi. O an içimde bir şeyin koptuğunu hissettim. Kaşığımı bıraktım, anneme döndüm: “Anne, hiç bana ‘Sen ne istiyorsun?’ diye sordun mu? Hande, benim de yalnız kalmaya, kendime zaman ayırmaya hakkım yok mu?” Herkesin yüzü dondu. Annem sinirle, “Aile bu… Herkes fedakarlık yapıyor,” dedi. Gözyaşlarımı tutamayıp kalktım sofradan, çocukluktan beri ilk defa sesimi böyle yükseltmiştim. Kendi odamda dizlerimin üstüne çöktüm, boğazıma düğümlenen bütün sözler dışarı döküldü. “Yoruldum,” dedim hıçkırıklarım arasında, “Beni gören, duyan yok!”
Ertesi gün kardeşim aramadı, annem sustu, babam ise evde gazetesini okudu. Sanki ben yokmuşum gibi bir gün geçti. Kendimi aynada izlerken, ilk defa hafif bir rahatlama hissettim. ‘Hayır’ diyebilmek, bunca yıl taş yığının altında kalan kalbime oksijen oldu sanki. O gün işlerime odaklandım, kendi kahvaltımı hazırladım, kimse için ekstra bir burger almadım. Sonunda, yalnızca kendim için var olmayı seçtim – ilk kez.
Bazen aklımda dönen şu soru yankılanıyor: Gerçekten aile dediğimiz şey, her fedakarlığı susarak taşımak mı olmalı? Peki ya ben, kendi hayatımın neresindeyim, ne zaman kendim için bir şey yapmaya başlayacağım?