Benzinlikte Bir Karşılaşma: Bağımlılıkla Bölünen Bir Aile
“Serhat, ne yapıyorsun burada?” diye sesimi yükselttim, istemsizce yıllardır biriktirdiğim öfkeyle. O an, eski bir benzinlikte, sabahın köründe, annem Melek Hanım’ın gri eşarbı gibi solgun bir ışıkta, bana yabancılaşmış gözlerle bakıyordu. Gözlerimi kaçırdım, nefesim hızlandı. O an bir karar vermem gerekiyordu: Ya geçmişime tüm kapılarımı kapatacaktım, ya da en zayıf anımda tekrar açacaktım.
Her şey Eskişehir’in kenar mahallelerinden birinde başladı bizim hikayemiz. Babamız Halil, ben 14 yaşındayken bir fabrikada iş kazasında öldü. Evde annem, bir buçuk yaş küçük kardeşim Serhat ve ben kaldık. Annem hiç ağlamadı babamın ardından; ama onu, sabahları çay karıştırırken camdan dışarıya daldığını, ellerinin titrediğini görürdüm. Para sıkıntısı, borçlar, mahallelinin konuşmaları… Ama en çok da Serhat’ın içine düştüğü karanlık—o bizim gerçek yıkımımız oldu.
Serhat’ı ilk kez esrar içerken yakaladığımda 17 yaşındaydık. Gizli gizli paramızı çalıyor, okuldan kaytarmaya başlamıştı. Annemin duaları yetmemişti belli ki. Kapılar ardında, mahallede her köşe başında ‘Serhat’ın abisiymiş’ dediklerinde omuzlarımda bir yük daha artıyordu. Gençliğim yandı gitti; annemi korumak, evi döndürmek, kardeşimin peşinden koşmaktan nefes alamaz hale geldim.
O gün benzinlikte Serhat’a “Burada ne işin var?” diye sorduğumda, elleri cebinde, başı öne eğik, sanki çocukluğumuzda döktüğü sütün ardındaki suçlulukla, “Ağabey ben… Şey… Sadece bir-iki gün kalacak yerim yoktu…” dedi. O an yüreğim ikiye bölündü. Bir yanı onu kovalamak istedi, öbürü ise kışın ortasında buhar olan nefesi gibi kaybolmasından korktu.
Başımı ellerimin arasına alıp yere baktım. Mahallede, işsizliğin, çaresizliğin insanı boğduğu sabahlardan farksızdı hava. Sessizce anahtarımı uzattım. “Geç arabaya, Serhat. Hiçbir yere gitmiyorsun.”
Evin yolu boyunca annem defalarca aradı. “Oğlum, neredesin, sabah ezanı geçti… Korktum yine,” dediğinde sesinde o yıllardır eksilmeyen telâş vardı. Gözlerim doldu, “Birazdan geliyorum anne,” deyip kapattım. Anacığım, duvarlara fısıldayarak dua ederdi: “Allahım, Serhat’ı bize bağışla, oğullarıma yardım et…”
Serhat, camdan dışarı bakıyordu. Masum bir yüz takınmaya çalışsa da on yıldır kaybolan çocukluğundan, gözlerinin altındaki morluklardan, donuk teninden biliyordum; bağımlılık hâlâ yakasındaydı. Ağır bir sigara kokusu, eski spor montu, cebinde avuçlarım kadar bir bozuk para—ve gözlerinde gizlediği suçluluk.
Eve girdiğimizde annem bir süre donakaldı. Serhat’ı görünce gözleri doldu. O güçlü kadın, bir an ayağına ip dolanmış gibi sendeledi. “Hoş geldin oğlum… Geç içeri. Çayım hazır şükür.” O an, sanki hiçbir şey olmamış gibi, sıradan bir akşamüstüymüş gibi seslendi: “Markette indirim vardı, gelirken yoğurt alsaydınız… Neyse.”
O gün masaya otururken içimi bir tokat gibi çarpan sessizlik oldu. Çay bardaklarının kenarında biriken çayın donuk lekesine gözüm takıldı. Annem, Serhat’a göz ucuyla bakarken elini dizine koydu: “Serhat, yine bir şeylere karıştın mı?”
Cevap yok. O karanlık çocuk, içindeki fırtınaya yenik, başını eğdi. Ben birden patladım: “Yeter artık Serhat! Kaç kez söz verdin, kaç yıl oldu? Annemin her saç telinde senin yüzünden beyaz var!”
Annem sessizce ağlamaya başladı. Gözyaşı bile sessiz dökülüyordu ondan. “Yapmayın,” dedi. “Siz kavga ettikçe babanız toprağında huzur bulamıyor…”
Serhat titreyen sesiyle konuştu: “Ağabey, ben elimde değil… Çok denedim, yemin ederim.” O an içimde bir şey kırıldı. Yıllarca kurduğum kızgınlık duvarından bir parça daha döküldü yere. Annem, masanın altından Serhat’ın elini sıktı. “Oğlum, önemli olan tekrar ayağa kalkmak. Ne olur gönlümden geçen bir kez de kendin için savaşman…”
Ertesi gün birlikte hastaneye gittik. Danışmaya kadar yürürken mahalledeki herkesin bakışını üzerimde hissettim. Adımız, namımız, kimin oğlu olduğumuz, hepsi ortadaydı. Ama kimin umrundaydı? O gün ben abilikten çok, yeniden aile olma hayaliyle Serhat’ın yanında yürüdüm.
Tedavi süreci zorlu geçti; Serhat iki gece kriz geçirdi. Bağırdı, ağladı, eski arkadaşlarından telefon aldı, hatta bir gece hastanenin penceresinden atlamak istedi. Ben, sadece başında bekleyebildim; annem dua etti, komşumuz Gülten teyze her akşam çorba getirdi. Baharda, evin penceresinden ilk güneş vurduğunda Serhat bana dönüp “Ağabey, ben bu sefer kopmak istiyorum,” dedi.
Aylar geçti, Serhat her gün savaştı. Bazen köşe başında eski dostlarından biriyle karşılaşıp elini titretirken, bazen de mahalle çocuklarına abilik yaparken buldu kendini. Annem, dualarının kabulüne sevinirken, ben de kırgınlıktan çok umut besledim içimde.
Bir biyolojik kardeşliğin ötesine geçen, anıların ve acıların birleştirdiği o bağ, tekrar kurulmaya başladı. Ama hâlâ korkuyordum. Ya bir sabah daha Serhat’ı bir yerde, bir benzinlikte, bir soğuk gecede bulamazsam?
Bizim gibi binlerce aile var Türkiye’de. Kimi evlat, kimi kardeş, kimi ana—bağımlılıkla, eksiklikle, yalnızlıkla savaşıyor ama susuyor. Ben her gün bir daha “affetmek” zorunda kalırken, annem her gün yeniden evlat kazanmanın sevincini yaşıyor.
Şimdi dönüp bakınca düşünüyorum: Bir gün affetmek yeter mi? Bağımlılık hem onu hem beni ne kadar yuttu? Peki ya siz—hiç bir benzinlikte geçmişinizle yüzleşmek zorunda kaldınız mı?