Sessizliğin Gölgeleri: Saklanan Bir Geçmişle Yüzleşmek

“Karabas, oğlum, nerelere gittin böyle?!” diye haykırarak bahçenin kapısını açtım, telaşla sokağa çıktım. Sabahın ayazında soğuk yüzüme vururken, köpeğimin normalde asla yaklaşmadığı orman yolunda kaybolmuş adımlarını aradım. Kalbim, o ıssızlığa karışmış endişeyle hızlı hızlı atıyordu. Yetmişine merdiven dayamışken, hâlâ bir anneyim işte. Çocuklarım uzak şehirlerde kendi hayatlarına daldı, eşim Cemil rahmetli olalı on iki yıl oldu. Bu küçük Anadolu köyünde, emekliliğimin tadını çıkaran bir kadın olduğumu sanıyordum. Öyle sandım ya, işte geçmiş tam da böyle anlarda yakalar insanı.

Birden çalıların arasından tedirgin bir kişneme duyuldu. Elime tutuşturduğum emektar bastonumun sapını sıktım. Karabas, huzursuzca havlayarak yanıma koştu, arkasında tüyleri sırılsıklam olmuş minyatür bir at — ya da bildiğimiz adıyla kucuk bir midilli vardı. Hayretle, “Allah’ım, bu da ne böyle?” dedim kendi kendime. Midilli çamura bulanmış, ayaklarında yara izleriyle titriyordu. Karabas ona yaklaşıp koruyucu bir halde duruyor, sanki ona sahip çıkmamı ister gibiydi. Ne garip bir gündü! 64 yaşında, bir sabah, köpeğim bana midilli getiriyor. Sanki cevabı olmayan bir bilmece gibiydi bu yaşanan.

Hemen avludaki eski barakaya götürdüm midilliyi. Hep birlikte bize bir yoldaş lazım diye mi düşündüm, yoksa sadece yalnızlıktan mı çırpındım, bilmiyorum. Adını Şimşek koydum. “Şimşek, hoş geldin,” dedim, ama gözleriyle bir sır sakladığı o kadar belliydi ki ürperdim. O sabah belediye veterinerine telefon açtım, gelip bir baksın diye. Ama konuşurken sesimdeki titrek endişeyi saklayamadım, “Hayvanın kime ait olduğunu hiç görmedik mi köyde?” diye sordu komşum Fadime abla. Köy yeri, kimin neyi olduğunu herkes bilir, ama Şimşek’i bu güne kadar hiç kimse görmemişti.

Saat ilerleyip akşam soğuğu çöktüğünde, mutfağa geçtim. Eskiden Cemil’le birlikte kahvaltı ettiğimiz pencerenin önünde, çayı karıştırırken kendi kendime daldım. Cemil, “Hayat, beklenmedik bir sürpriz gibidir, hanım,” derdi. Sahi, Şimşek niye bizim eve geldi? Gece olunca dışarıda garip sesler duyulmaya başladı. Camdan dışarı bakarken, Şimşek’in huzursuzca duvara yaslandığını, köyün ucundaki yolun karanlığında birinin gölgesinin hızla hareket ettiğini fark ettim. Yüreğim cız etti. Eski günlerde, çocuklar henüz buradayken, hiçbir şeyden bu kadar endişe etmezdim. Şimdi, yalnız olmak galiba insanı daha ürkek yapıyor.

Ertesi sabah, imama uğrayıp cami avlusundaki kahvede yaşananları anlattım. Hasan emmi, yüzüme pek dikkatli bakarak, “Marta bacı, bazen insanın evine gelenler hiç de tesadüf değildir,” dedi. O an, sanki birden beynimde bin türlü hikâye canlandı. Her köy sözü ayrı bir hikâye, ayrı bir uyarıydı.

Günler geçtikçe Şimşek’in üzerinde esrarengiz işaretler fark etmeye başladım. Sol bacağının üstünde eski bir numara dövmesi vardı: 74L. Veteriner geldiğinde, “Bu at daha önceleri yarışlarda ya da sirkte kullanılmış olabilir. Dövmesi eski. Hayvan epey travma yaşamış. Sahibi de muhtemelen peşindedir,” dedi. Duyduklarım ilkin korkutucuydu. Gece olunca, Şimşek mahzende ürperiyor, sabaha kadar Karabas da başucunda yatıyordu. Sanki üçümüz de terk edilmiş bir sürgünün mahkumlarıydık. Oda kapısında eski bir yorganı boynuma sarıp, “Dertleşmek kolay ama içini anlatmak en zoruymuş Cemil,” diye mırıldandım. O gece, son yattığımda eski anılar gözümde canlandı: Oğlumun muhalefete katıldığı gün, kızımı ağlarken ilk kez gördüğüm an… Herkesin sırtında bir sır, bir ağırlık var bu hayatta.

Bir pazartesi sabahı köyün gençlerinden Selma telaşla aradı. “Marta teyze, bu at galiba kayıp aranıyor! Facebook’ta fotoğrafını paylaşmışlar.” Hemen akıllı telefondan gösterdi bana, gerçekten Şimşek’in aynısıydı. Altında not düşülmüş: “Lütfen bulana büyük ödül.” İçime bir korku düştü. Sahibi kimdi, ne istiyordu? Başkanı aradım, “Kimseye güvenme Marta,” dedi. “Bazı insanlar hayvana paradan başka gözle bakmaz.”

Akşamüstü bahçede Şimşek’i otlatırken, arka taraftan iki adam çıkageldi. Biri kısa boylu, gri montlu, diğeri esmer, suratında izler taşıyan bir adam. “Kolay gelsin abla, bir kayıp atımız vardı,” diyerek hiç de masum gözükmeyen bir bakış attılar. Yüzlerinin sertliği, ellerinin sabırsız hareketleri beni tedirgin etti. Gözümle Karabas’a baktım: o da havlamaya başlamıştı.

“Hayvana ne oldu, neden üstünde dövme var?” dediğimde, suratlarındaki karanlık daha bir belirginleşti. “O bizim malımız. Para getiriyordu bize. Bir daha alacağız,” dediler. Sahip çıkmaya çalıştığım bu hayvanın sadece bir kazanç kapısı olduğunu anlamak acıttı. O an içimde bir öfke kabardı; yıllarca çocukları için didinmiş, sonra yalnız kalmış, herkesin göçüp gittiği o eski toprak gibi hissediyordum kendimi. “Hayvan da bu dünyanın yetimiymiş meğer,” dedim gözlerim dolarak.

Bir karar verdim ve köyün muhtarına gittim. “Şimşek’in hayatını geri alamazsınız. Burada kalacak,” dedim. Fakat adamlar tehditlerle geri döndü, birkaç gün gece kapıma taş atanlar, küçük notlar bırakanlar oldu. O karanlıkta, Karabas’ın yanımda olduğunu bilmek bile bana güç verdi. İnsan başına gelmeyince anlamaz, bazen bir hayvan sana evlat olurmuş, bazen de onun suskunluğu seni en çok ağlatırmış.

Bir haftalık mücadeleden sonra, jandarma devreye girdi. Adamların Şimşek’i kaçak getirdikleri, kötü koşullarda tuttukları ve farklı köylere satarak yasa dışı kazanç sağladıkları anlaşıldı. Şimşek resmen bana bırakıldı. Artık hayatım bir midilli, sadık bir köpek ve dağ köyünün sessizliğiyle tamamlandı.

Ama bu olaydan sonra sabahları kalkıp Şimşek’in yelesini tararken kendi kendime hep şunu düşündüm: Bir gün, en beklemediğin anda, hayat sana öyle bir sürpriz yapar ki… Aslında biz mi o hayvanı kurtardık, yoksa onun gelişiyle kendi yalnızlığımız mı kurtuldu? Sizce bir insanı asıl yalnız bırakan nedir: insanlardan kopmak mı, yoksa kimseye anlatamadığı hikayelerinin ağırlığı mı?