Karanlığın İçinde Bir Işık: Elif ve Kızı Asuman’la Bir Akşam

“Abi, bir lira var mı gözünü seveyim?” Sesi tırnaklarımın arasına kadar işlediğinde, yoldan geçenlerin bakışlarından utanarak durmuşum. İzmir’in soğuk bir Aralık akşamı, Kemeraltı’ndaki eski bir bakkalın önünde, yerde bir kartonun üzerinde titreyen incelmiş vücuduyla Elif ve sımsıkı sarıldığı kızı Asuman, gözlerime kazındı. Ellerim ceplerimin derinliklerine kaydı; cebimde sadece bir iki bozukluk. “Dayan kızım, az kaldı,” dedi Elif, dudakları morarmış, elleriyle kızının gözyaşlarını siliyor. Asuman’ın elleri de soğuktan kıpkırmızı, üst başları çoktan incelmiş, tükenen bir kalemin ucu gibi. Elif’in dudaklarından dökülen her kelime, bıçak gibi içimi kesti.

Hep böyle geçiyor muydu günleri, bilmiyorum. Ama o anda zaman durdu; trafikten gelen korna sesleri bile sanki uzakta, hayalden bir hikâyedeymişim gibi boğuklaşıyordu. “Anne, eve gidelim nolur…” diye ağlarken Asuman, kadının gözlerinde çaresizlikle karışık öfke vardı, dünyayla kavga eden bir anne hem kendine kızıyor hem kaderini boşluğa haykırıyordu. Yanlarına çömeldim, “Size sıcak bir çorba alsam olur mu?” dedim. Elif başta bakışlarını kaçırdı, sonra sessizce “Bir yudum olsun, yavrum yesin yeter,” dedi.

Bir bakkalın içine girdim, iki sıcak tost ve çorba satın aldım, deliler gibi ellerim titriyordu. Geri döndüğümde Elif’in gözlerinde şüphe ve minnettarlık karışımı bir şey gördüm. Asuman, sıcak tostun kokusunu duyunca gözleri ışıldadı, küçük elleriyle paketi kavrarken Elif hemen onun başını okşadı. “Siz burada ne zamandır kalıyorsunuz?” dedim, sesi çatallı bir şekilde cevapladı. “Altı aydır sokaktayız. Eşim… beni ve Asuman’ı terk etti. Ne iş bulabildim, ne yardım edenim oldu. Anam, babam sağ değil, kardeşim de köye gidip dönmedi… Kapılar kapandı. Bazen, üçümüzü öldürecek kadar çaresiz hissediyorum, ama çocuğumun bir tebessümüyle hayata tutunuyorum. Sadece bir gün sıcak bir yatağı olsun istedim.”

Gözlerim doldu, bir kelime bile edemedim. Akşam pazarı dağılırken, bir polis aracı yaklaşınca kadın gerildi, Asuman’ın başını omzuna yasladı. Polis inip “Hadi abla, toparlanın. Burada kalamazsınız,” dediğinde Elif’in boynu büküldü. Ellerindeki ekmekten bir lokma dahi almadan ayağa kalktı. Burada bir yerde, bir bankta ya da köhne bir otel odasında, belki yine geceyi geçirmek zorunda kalacaklar… “Abi, bırak gidelim. Alıştık biz…” dedi Elif gözyaşlarına boğularak. Asuman sessizliğin içinde oyuncak tavşanına sarıldı.

Hayatımda ne zaman bir an duracakmış gibi hissettim, işte o akşamdı. Eve yürüdüm, aklımın her köşesinde Elif ve Asuman’ın gölgeleriyle. Kendi annemle yıllar önce yaşadığım tartışmaları, evdeki sıcak yuvayı, babamın eski paltoyu giymemi hiç istemeyişini düşündüm. “Dışarısı buz gibi oğlum, bir de bunu giy!” derdi annem. Elif ise çocuğunu bir kartona sarmış, başını okşarken gözleri yaşlıydı. Biz neden bu kadar alıştık başkalarının acısına bakmamaya? Biz neden her gün, her köşe başında bir annenin çaresizliğini, bir çocuğun masum gözyaşlarını sadece izliyoruz?

O gece, anneme mesaj attım. “Seni seviyorum,” dedim. Isıtamadığım tüm yürekler için, kuruyken içilen bir yudum çay gibi sıcak bir cümleyle. Elif’e yardım etmek için sosyal medyadan arkadaşlara yazdım, belediyenin sosyal hizmetlerini aradım. Bir iki gün sonra, haber geldi; Toplum Merkezi Elif ve kızını bulmuş, geceyi bir pansiyonda geçirebileceklerdi. Asuman’ın ilk defa bir yatağı olmuş, Elif bir misafirhanede sıcak çorba içmiş.

Ama hayat acımasız: Herkesin bir evi olmuyor, bir sabaha daha umutla uyanamayan nice Elif ve Asuman var bu şehirde. Kimimiz yalnız kalmaktan korkarız, kimimiz çocukluğumuzu özler, kimimiz de iki insanın ayakta kalmaya çalıştığı mücadeleyi kendi pencerenizden izlersiniz. Bense vicdanımla baş başa kaldım: Başka Elifler için ne yapabilirim? Biri bana bundan daha acı, daha gerçek bir sorunun cevabını anlatabilir mi? Sizce bir insan, kışın ortasında sokakta bir kadın ve çocuğunun hayalinin sıcaklığıyla ısınabilir mi?