Salondaki Gölgeler: Kayınvalidemle Yaşamak ve Huzuru Aramak
“Yeter artık Zehra, evin her yeri senin dağınıklığınla doldu!” diye bağırdı kayınvalidem, sabah sabah mutfaktan yükselen sesiyle bütün apartmanı inleterek. İçimde yine o tanıdık ürperti, sanki her defasında ilk defa korkmuşum gibi. Her sabah olduğu gibi, kahvaltı masasını toplarken tabakları biraz daha sert bırakıyorum elinden, fark etmeden. Edip, eşim, daha işe gitmeden alelacele sandalyeye oturmuş, gözlerini kısarak hem bana hem annesine bakıyor. “Anne, Zehra uğraşıyor işte, bir kahvaltıyı huzurla yapalım ya…” dedi usulca. Neyse ki Edip aramızda bir köprü olmaya çalışıyor. Ama onun da sabrı taşınca, ben yine tek başıma kalıyorum bu savaşta.
Hayatımın bu dönemini defalarca gözden geçirdim; nasıl bu noktaya geldim, ne hayallerim vardı, şimdi ne kaldı elimde? Her şey Edip’le evlenmeye karar verdiğimde, yepyeni bir hayat kuracağız sandığım o gün başladı. Ama evlilikle birlikte gelen şey sadece birbirimize olan bağlılığımız değildi; annesiyle aynı evde yaşama zorunluluğu da bir gölge gibi peşimizi bırakmadı. “Başka çaremiz yok Zehra, ev kiraları almış başını gidiyor, annemi bırakmam beklenemez…” dediğinde Edip’in gözlerinde korkuyla karışık bir çaresizlik vardı. Ben ise iyimserlikle, “Birlikte yaşarız, sonuçta aile olmak paylaşmak demek.” dedim. Ama paylaşmanın bazen insanın tüm ruhunu kuşattığını bilmiyormuşum.
Kayınvalidem Müzeyyen Hanım, 68 yaşında, Karadeniz’den gelmiş taş gibi bir kadındı. Eşini genç yaşta kaybetmiş, oğlunu tek başına büyütmüş; ona gözü gibi bakmıştı. Bunu her fırsatta hissettirmekten çekinmezdi zaten. “Edip’i kolay büyütmedim, bir gözüm üstünde olacak. Alışacaksın kızım.” İlk başlarda samimiyet sandığım bu sözler, zamanla bir tehdit gibi yankılandı kafamda.
Akşamları Edip eve döndüğünde, salonun köşesinde oturup el işi yapan Müzeyyen Hanım, bir gözünü televizyondan, bir gözünü bana dikerdi. Bir gün yine misafir gelecekti, o gün daha kahvaltıdan bardakları toplayamamıştım ki, “Gelin hanım, hizmette kusur etme bak. Biz Karadenizliyiz, misafir kutsaldır!” diye seslendi. O an bir şeyler içimde kırıldı. Yüzümü pencereye çevirdim, Karaköy’ün puslu evi içine alan sabahlarını izleyerek ağlamamak için yutkundum. Edip’le göz göze geldik. Ona bir şeyleri anlatabilmek için çabaladım aylarca, ama sabrım eski ben değildi.
Bir akşam mutfakta bulaşık yıkarken Müzeyyen Hanım yanıma sokuldu. Sesi alçak ama tehditkârdı: “Biliyorum, oğlumu benden çekip almak istiyorsun. Ama ben buradayım, öyle kolay olmuyor bu işler.” Durdum; ellerim sabunlu, gözümden yaşlar kendiliğinden aktı. Ona dönüp şöyle dedim: “Ben de sizi aileden bir parça olarak görüp sevebilir miyim diye çok uğraştım. Ama her gün benle savaşmanız, beni değersiz hissettiriyor.” O an ilk defa bakışlarında bir yumuşama gördüm. Ama sonra hemen eski haline döndü: “Önce saygı göstereceksin, sonra sevgi gelir.”
Geceleri odamda yalnız kaldığımda, Edip uyurken sabaha kadar tavanı izliyorum. İçimde binlerce iç sorgulama, her sabah yeni bir stratejiyle karşılamak zorunda olduğum hayat. Annem aradığında her zaman iyiymişim gibi davranıyorum, “İyiyim anneciğim, her evde olur böyle şeyler…” Ama benim için bu, sınırlarımı kaybetmek anlamına geldi; kendi öz saygımı, hayallerimi, Zehra olmayı yavaş yavaş unuttum. Camdan dışarı bakıp İstanbul’un gürültüsünü dinler, sessizce ağlardım.
Bir gün Edip’in işi nedeniyle akşam yemeğine yetişemeyeceğini söyledi. Müzeyyen Hanım’la yalnız kalacağımı biliyordum, içimde endişe. O gün tesadüfen ona kendi annesinin çeyizinden kalan eski bir masa örtüsünü ütülerken rastladım. Birden içimi bir sıcaklık kapladı, belki ortak bir şey bulabilirim umuduyla: “Ne kadar güzelmiş bu örtü… Annenizden mi kalma?” O an gözleri parladı, başını eğdi: “Annem sağken bana hep, ‘Örtünü temiz tut, evini sahiplen’ derdi. Bize başka mirası da olmadı zaten.” İlk defa bir hikâye, bir yara izi gibi derin bir acı paylaştı benimle. O akşam ilk defa birlikte aynı odada yemek yedik, kısa da olsa sessizliği paylaşarak.
Ama ertesi gün yine eskiye döndük. Evdeki korkunç denge her an kırılacak bir cam gibi. Edip bazen arada kalmaktan yorulup patlar: “İkiniz de biraz alttan alsanız olmaz mı?” diyor. Ama kimse haklı olduğuna inanmaktan geri kalmıyor. Bir gece tartışmamız öylesine büyüdü ki, Edip kaçarcasına dışarı çıktı. Ben odamda sabaha kadar ağlarken, koridordan Müzeyyen Hanım’ın sessizce sızlanmasını duydum: “Allah’ım, oğlum bana küsmesin.” O an anladım; onun savaşı da yalnız kalma korkusuydu. O yaşında şehre yalnız kalakalmış, sevgi dilini savaşarak öğrenmiş bir kadındı.
Bir sabah korkunç bir baş ağrısıyla uyandım. Annem aradı, “Zehra, senin sesin soluğun gitmiş. Bırak evi de bir hafta gel bize, nefes al kızım.” İnadım tuttu. “Yok anneciğim, alıştım ben, idare ediyorum.” dedim. Ama doğrusu, içten içe kabullenmiştim; ben kendimi bu evde, bu kadının gölgesinde eriyip gitmekten korkuyordum. O gün uzun bir yürüyüşe çıktım. Kadıköy’ün kalabalık sokaklarında başka hayatlar, başka gürültüler vardı. İnsanlar birbiriyle kavga ediyordu, gülen çocuklar vardı, telaşlı anneler… Eve döndüğümde Müzeyyen Hanım kapıda bekliyordu: “Merak ettim, neredeydin?” dedi sertçe. Sesimdeki kırıklığı saklayamadan: “Bu evde nereye ait olduğumu bulmaya çalışıyordum.” dedim.
Daha sonra bir gün yeğenler, akrabalar için evde bir davet vardı. Müzeyyen Hanım misafirler önünde, “Bakın, Zehra çok becerikli; her şeye yetişiyor. Edip’in elleri dert görmesin, iyi bir gelin buldu.” dedi. Ben şok oldum. İçimden, “Yıllardır bana hayatı zindan eden bu kadın şimdi mi takdir ediyor?” dedim. O an anladım: Onun sevgisi, takdiri göstermekten çok, sahiplenmekten geçiyor. Yavaş yavaş ona sınırlarımı koymayı, gerektiğinde karşısında durmayı öğrendim. Bir gün, “Beni görmezden gelseniz bile, ben burada varım. Edip’in eşi, bu evin kadını olduğumu unutmayın.” dedim. İlk defa sustu, yüzüme bakıp bir gözyaşıyla başını eğdi.
Şimdi zaman geçti. Hala tartışmalarımız var; hala salonun köşesinde Müzeyyen Hanım’ın gölgesi var. Ama ben artık korkmuyorum; onun geçmiş yaralarıyla, kendi sınırlarımla yüzleşmeyi öğrendim. Belki de birçok ailede yaşanan, ama susulan bu çatışmayı çözmenin ilk adımı, kabullenmek ve affetmekten geçiyordu. Arada hâlâ geceleri ağladığım oluyor, içimden dua edip huzurlu günler diliyorum. Ama bilirim ki, kendimle ve onunla barışmadan huzura kavuşmak imkânsız. Bu ülkede kaç kadın, aynı gölgeleriyle aynı çatıyı paylaşıyor, peki? Siz hiç, bir evin içinde hem annelik, hem gelinlik, hem de kendi benliğinizle savaştınız mı?