Bir Doğum Günü Gecesi: Kırık Tabaklar Arasında
“Çekil şu tabakları Halina, yoksa bu sefer ben kaldıracağım!” diye yüksek sesle söylendi kocam, Murat. O anda kulağımda yankılanan sadece tabağın porselenine çarpan çatalın soğuk sesi oldu. Masanın kenarında, her zamanki gibi yere dökülmüş pilav taneleriyle oynadım. Murat’ın suratındaki yorgunluğa aldırmıyormuş gibi yapıyor, ama içimde, işte yine bir doğum günü, işte yine kalabalık, işte yine ben; bu kadar insan arasında hem yalnız hem de görmezden geliniyordum.
Gecenin en hareketli zamanıydı. Önümüzdeki küçük sahnede, kır saçlı patronumuz Yusuf Bey, altmış beşinci yaşını kutlarken neredeyse kaşı gözü oynatacak kadar neşeliydi. Kadınlar, “Aman Tanrım, bak bak! Vallahi seksenine gelse de hâlâ karizmatik,” diye aralarında fısıldaşıyor, mini orkestranın solistiyle beraber oynayarak şarkı söylüyorlardı. Herkes bir ağızdan sahte, gürültülü bir coşkuyla kahkaha atıyor, aralarındaki eski küslükleri de birkaç dubleyle silmeye çalışıyordu. Oysa ben, Murat’ın yanında küçük, derbeder masamızda, kırılmış bir tabak gibi ortadan ikiye ayrılmıştım.
“Halina! Yine daldın, bir tabak için bunca dert edilir mi?” diye söylendi Murat, kaşığını bırakırken. Gözlerim onun ellerinin üzerinde takılı kaldı; o eller ki yıllar önce bana ilk defa bakkaldan çikolata alırken uzatılan samimi ellerdi. Zamanla ne kadar çatallaşmış, kaba ve kırıcı olmuştu bilmiyorum. Murat beni hâlâ seviyor mu; ben Murat’ı ne zamandır sevmiyorum, ikisini de bilmiyorum. O sırada, masanın diğer ucunda iki mesai arkadaşı Haluk ve Selçuk, neredeyse birbirlerinin üzerine atlayacak kadar iddialaşıyorlardı; biri takım tutkusundan, diğeri ise kuzeninin tavla masasındaki ‘hilesi’nden dem vuruyordu. Arkalarında Cem kafasını ellerine yaslamış, yarı uykuda masaya gömülmüştü.
Birden Murat hafifçe eğildi, öfkesinin sesini bastırmaya çalışıyordu: “Üzülme, Halina. Herkesin içinde kendini bu kadar göstermek istemezsin biliyorum. Sadece… Sadece bugün biraz iyi olmaya çalışsaydın. Sonuçta Yusuf Bey’in doğum günü!”
“Murat, iyi mi? İyi olmak mı? Burada herkes, birbirinin suratına sırf nezaketten gülüyor, boş muhabbetin içinde kayboluyor. Benim iyi olmam, benim hislerim kimsenin umurunda bile değil ki,” diye cevap vermeye çalıştım. Gözlerim doldu, yanlış bir şey dememek için masaya çevrilen bardakları toplamaya başladım. Aslında toplamam gereken bardaklar değil, yıllarca biriktirdiğim kırgınlıklarım, içime gömdüğüm kelimelerdi.
O sırada orkestra bir mola verdi, dans pistinde sessizlik oldu. Şarkı arasında gizli bir huzursuzluk doğdu. Selçuk sesini alçaltarak fısıldadı: “Haluk, eve geç kalırsan eşin kapıyı açmaz valla. Kızma ama, ben söylemiş olayım.”
Haluk kahkaha attı: “Aman bırak ya, Ayşe alışmıştır benim sürpriz saatlerime. Hem Yusuf Bey’in doğum gününde olay olur; arada biri tartışmasa hiç keyfi çıkmaz buraların!”
Murat bana döndü, yanaklarındaki çizgiler bu sefer yumuşamış gibiydi. “Halina, bak… Bu kadar yıl geçti. Hâlâ daha zor mu kabullenmek şunu: Kimse dört dörtlük değil. Ne ben, ne sen, ne de bu gürültücü kalabalık. Sen başka biri olsaydın… Belki daha kolay olurdu. Ama sen de herkes gibi susmaya devam ediyorsun.”
Bir an herkesin suskunluğunu duydum. O andaki içsel patlayışıma kelime bulamıyor, sadece içimden bağırmak istiyordum: “Ya hepten susup gideceğim ya da bu gece, biri beni gerçekten duysun diye her şeyi söyleyeceğim!” Kendimle savaşımdı bu; annemin bana çocukken nasihat ettiği gibi, “Kızım, içindekini sakla. Çünkü bizim ailede kimse duygularını açmaz,” dediği zamanlardan kalma bir korkuyla susuyordum.
Sahnede tekrar müzik başladı; Yusuf Bey bu sefer torununu piste çekti, çocuk kahkahalarla döndü. Herkes alkışlarken, Haluk ve Selçuk sesli kahkahalarına devam etti. Murat başını bana yaklaştırıp daha da alçak sesle “Belki de yeni bir başlangıç yapma zamanı geldi,” dedi, gözlerini utangaçça kaçırarak.
O an, yıllardır evimizin salonunda asılı olan eski siyah beyaz bir fotoğraf geldi aklıma. O zamanlar annem genç, babam gözü dönmüş bir şekilde sigarasını yakıyor, ben ise arada biryerde oturmuşum; kimse birbirine bakmıyor. Kendi ailemin tekrarında yaşıyordum hayatı. Acaba tüm bu döngüyü kırmak benim elimde miydi? Yoksa annemin dediği gibi, aile denen şey, herkesin kendi odasının kapısını usulca kapatıp sessizce kendi sorunlarında kaybolması mıydı?
Birden, saatin on ikiyi geçtiğini fark ettim. Biri bağırdı: “Yusuf Bey! Pasta geliyor, herkes masalara!” Pasta getirildi, mumlar yakıldı. Yusuf Bey gözleri parlayarak: “Her doğum günü aslında bir ömrün hesabı demek. Kırgınsanız, affedin bu gece! Ben affediyorum!” dedi. Ardından herkes alkışladı ve orada, masaların karmaşasında birden kelimenin tam anlamıyla durdum. Herkesin bir anlığına bile olsa içselleştirdiği bir sessizlik oluştu. İnsan kendi kırıklıklarını başkasının doğum günü pastasında mı kutlamalıydı gerçekten?
Murat bana dikkatlice bakıp yavaşça elimi tuttu. “Halina, gerçekten istiyorsan bir gün birlikte kaçıp her şeyi arkada bırakabiliriz… Sıfırdan başlarız.”
Bakışlarını yakaladım, ilk defa gözlerinde yıllardır görmediğim bir hüzün ve umut vardı. “Peki, Murat,” dedim, “bunu konuşmak için doğum günü partilerini mi bekleyeceğiz hep? Belki de kırık tabakları toplamakla değil, yeni sofralar kurmakla meşgul olmalıyız.”
Kafamı kaldırıp salona tekrar baktım. Herkes yüzünde aynı yorgun maske, huzursuz kahkahasında aynı acı sızısıyla eğlenmeye devam ediyordu. Haluk ile Selçuk bu kez kolonya şişesiyle oynuyorlardı, Cem neredeyse sandalyeden düşecek gibi sızmıştı. Ben ise içimde, şu basit soruyu sordum:
Gerçekten bir aile, birbirimizin kırıklarını onararak mı yaşar, yoksa herkes kendi parçalarını toplamaya çalışırken mi kaybolur bu kalabalıkta?
Sizce, insan en çok hangi anlarda yalnız olduğunu fark eder?