Ufukta Bir Işık
Alarm çalmadan sekiz dakika önce, gözlerim açıktı; kalbim ise çoktan sabahın karanlığında atmaya başlamıştı. “Defne, kalk artık,” dedim kendime fısıltıyla, çünkü annemin ince uykusunu bölmek istemezdim. O arada, sanki evdeki bütün saatler, mutfağın kenarındaki iki kişilik kırık masa ve ablam Selda’nın odasındaki takvim 6:48’de durmuş gibi olurdu. Hemen her sabah, Bursa’nın eski mahallelerinden birinde, apartmanın üçüncü katında uyanıp pencereyi aralardım. Parlak bir huzme, perdeyle kavgalı bir şekilde odaya süzülür, küçük mutfağımızı aydınlatır, evimizin yorgun halini bir anlığına sıfırlardı.
O ışığın gelişine her sabah tanıklık ederken babamın eski kupasını elime almadan edemezdim. Babam birkaç yıl önce gitmişti. Kimseye doğru düzgün anlatmadan çekip gitmek… “Gidiyorum,” demişti kararlı ama yorgun bir ses tonuyla, o akşam sofrada herkes başını önüne eğmişti. Annemin kaşığı havada kalmış, Selda ise ağlamamak için dudaklarını ısırmıştı. O günden beri annemle aramıza görünmez bir duvar örüldü; sanki yalnızca evi değil, annemin kalbini de terk etmişti.
Her sabah, “Acaba bu kez bir değişiklik olur mu?” diye sorardım kendime. O günlerde Bursa’da gündelik hayat, çoğu ailenin yaşadığı gibi, zembereğe kurulu bir saatin tekdüzeliğiyle ilerlerdi. Annem Nevin Hanım, sabahları aceleyle simitlerin sırasını kavga etmeden alıp döner, Selda işe yetişir, ben ise üniversiteyi kazandığım ilk sene gibi heyecanla kitaplarımı çantama tıkıştırırdım. Ama artık bu heyecan sadece sabah ışığında, birkaç saniyeliğine gözümde parlıyordu. Gerisi, ablamın sürekli artan huzursuzluğu, annemin konuşmadan geçen saatleri ve benim başımı yastığa her koyduğumda hissettiğim o tarifsiz boşluktan ibaretti.
Bir sabah, Selda sabırsızca kapıyı çarparak çıktı. Ardından annemin usul adımları geldi. Mutfakta, eski bir tepsinin içine kahvaltılık koyarken birden: “Defne, bu hayat nereye gidiyor böyle?” dedi. Bu kadar doğrudan bir soru beklemiyordum annemden. Cevap veremedim; çünkü ben de bilmiyordum. Ne annemin yalnızlığını çözebiliyordum, ne ablamın gözlerine geri getiremiyordum huzuru. Hepimiz, babamın arkasında bıraktığı o sarmalın içinde kaybolmuş gibiydik.
Üniversiteden döndüğüm bir akşam, apartman girişinde Selda’yı ağlarken buldum. “Ne oldu abla?” dedim. “Yine mi tartıştınız annemle?” O başını salladı: “Bilmiyorum Defne, bazen sanki annem de, ben de, herkes birbirimizin gözlerini görmüyor. Kimse ne hissettiğimi anlamıyor.” Sarıldım ona; abla-kardeş olmanın ötesinde, omuz omuza var olmanın bir yolunu arıyorduk.
Evde bir gece, annemle yine derin bir sessizlik vardı. Babamdan kalan eski radyodan hafifçe bir Zeki Müren şarkısı çalıyordu. Annem, pencereden karanlık Bursa sokaklarına bakarken, “Keşke her şey farklı olabilseydi, Defne. Keşke baban gitmeseydi. Ama sen, sen bir yolunu bulursun geride kalanı toparlamanın. Her sabah o ışığı görüyorsun ya… Belki de gerçekten yeni bir şey başlar.” dedi. Bu cümle, son zamanlarda ondan duyduğum ilk umut kıvılcımıydı. İçimi bir hüzün sardı. Evet, ben de bir yolunu bulmak istiyordum. Ama bazen insan en yakınındakine bile ulaşamıyor, çözmek istediği yumak daha da karmaşıklaşıyordu.
Bir akşam, Selda eve beklenmedik şekilde geç geldi. “Neredeydin?” dedi annem, sesi alışılmadık bir sertlik taşıyordu. “Bir arkadaşta kaldım, iş çıkışı geç oldu,” diye mırıldandı Selda. Annem sanki patlayacaktı: “Bak kızım, bu evde doğruları konuşmak zorundayız. Hepimiz birbirimizin acısını saklaya saklaya, içimize ata ata yok oluyoruz!” Masadaki tabak sarsıldı. Selda: “Ya yıllarca görmezden gelmek de yeter artık! Kimsenin birbirini anlamadığı bir evde yaşıyoruz anne! Sen, ben, Defne! Babam gitti, peki ya bizden ne kaldı?” dedi, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. O an annemin gözleriyle buluştum, ilk kez orada bir kırılganlık, bir kabulleniş gördüm.
Sanki evimizde yıllardır yankılanan suskunluk, o gece, çatlamıştı. Ertesi sabah her zamanki gibi uyanıp perdeyi araladım. Güneş yine mutfağa sızdı, ama bu defa oturup dolaptan üç bardak çıkardım. Selda’yı ve annemi aynı masaya davet ettim. Üçümüz uzun süre konuşmayınca, ben başladım: “Bakın, ben de bilmiyorum bu hayat nereye gidiyor… Ama birlikte olduğumuz sürece belki de önemli olan budur. Birbirimizin yanında durmak. Kaybedilenler, gidenler elbet var, ama belki de en çok hayatta kalanlar birbirine tutunmalı.”
O gün bir ilk oldu. Annem başını eğip, “Defne, senin bu yaşında bu kadar güçlü olmanı istemezdim. Ama iyi ki varsın,” dedi. Selda ise elimi tuttu. Camdan dışarı baktığımda, mutfak penceremizin önünde hâlâ bir ışık vardı. Bir gün babam geri döner mi bilmiyorum. Belki her sabah araladığım bu perde, onun da yıllarca görmediği, belki de özlediği ışığa bir işaret olur.
O sabah, cebimde gizlice sakladığım bir deftere ilk kez şöyle yazdım: “Her güne böyle başlamak zorunda mıyım? Yeni sabahlar, yeni başlamalar mı yoksa sadece eski acıların tekrarı mı?” Sahi, sizce boşluklar zamanla dolar mı, yoksa bazı eksiklikler, unutmaya çalıştıkça daha da derinleşir mi?