Anne ve Babamı Değiştirmeye Çalışırken Kaybettiklerim: Bir İstanbul Hikayesi
“Anne, neden yine televizyonun karşısında uyuyakaldınız? Baban… sigaran nerede? Az önce doktor aradı, tansiyonunun yine yükseldiğini söyledi! Neden bana haber vermiyorsunuz?”
İşte, her seferinde içeri böyle fırtına gibi dalardım. Sanki sırtımda iş hayatımın, ev kredimin, oğlum Deniz’in sınavlarının yükü yetmezmiş gibi ben bir de annemle babamı ‘doğru yola’ çekmeye çalışıyordum.
Uzman doktor Ayla Demir, 52 yaşında, İstanbul’da başarılı bir onkolog. Evet, ben. Ama annemle babam söz konusu olunca yılların eğitimini, tecrübemi, tüm sabrımı bir kenara bırakıp huysuz bir kız çocuğuna dönüşüveriyordum. Çünkü gözümün önünde çöken gölgenin ismi çok tanıdıktı: Yaşlılık.
Eskiden babam Engin sabah güne altı buçukta camları açıp, “Gün doğdu hanımlar!” diye bizi uyandırır, annem Sevim daha ocaktaki çayı karartmadan kahkahasını duyururdu apartmana. Şimdi ise camlar hep kapalı, perdeler asılı… O evin neşesi eksilmiş, yorgun bir hava sarmıştı dört bir yanı.
İşte böyle bir akşam, babam yine mutfakta sessiz, annem koltukta battaniyeye gömülüydü. Elden ayaktan kesilmiş demek istemiyorum, çünkü hâlâ becerikliydiler. Ancak bir kırgınlık vardı üzerlerinde, sanki her şey gereksizleşmiş gibi. Dayanamadım:
— Ne olacak sizin bu hâliniz? Adam gibi yürüyün, nefes alın, bir gülümseyin artık!
Annem başını çevirdi, dudakları titriyordu. Babam gözlüklerinin ardından bana dik dik baktı:
— Sanki her şey istediğin gibi olursa mutlu olacaksın, öyle mi kızım? Senin nasıl yaşaman gerektiğini biri sana empoze etse hoşuna gider miydi?
Bir an donup kaldım. Cevabım hazırdı, ama dilimden çıkmadı. O an, ağırlığını göğsümde hissettim. Ne zaman büyütülmeyi bırakmış, bakıma muhtaç çocuklara dönüşmüşlerdi? Ya da ben neden onların yerine karar vermek istiyordum?
Araba kullanmayı bıraktırmaya çalışmış, market alışverişinden eve temizlikçiye kadar her detayı düzenlemiştim. Baba—artık gazete almayacaksın, markete tek başına gitmeyeceksin. Anne—ilaçlarını saatinde almazsan ben sana kızarım. Onların düzeni altüst, çünkü Ayla Hanım her şeyin en doğrusunu bilirdi…
Ama onlar sadece bana ‘rahat’ olmak istediler. Bir gün Sevim teyze, annemin en yakın dostu, bana şöyle dedi:
— Kızım, annenle baban yaşlanıyor evet, ama hayatları üzerinde hâlâ hakları var. Sen onların annesi değilsin, kızısın.
O laf kulaklarımda çınladı. Hakları… Onları sevmek, korumak, başlarına bir şey gelmesinden korkmak; hepsini anlıyordum. Ama kendi korkularımla, tavizsiz tavrımla, onları birer çocuğa çevirmiştim. Kızım diyeceklerine ‘müdürü’ olmuşum, onlar da benim işçilerime dönüşmüş.
Bir akşam babam bana ters ters baktı ve dedi ki:
— Kızım, ben hayatım boyunca patrona çalıştım, şimdi senin yanında da mı aynıyım?
Boynum büküldü. İşte dram burada başlıyor: Annen baban hırpalanırken, aslında kendinle savaşıyorsun. Onlardan vazgeçmek, yaşlanmalarına izin vermek, ölüm endişesi… Hiçbirine hazır değilim, o yüzden onlardan güç alayım derken, tüm aile enerjisini tüketmişim.
Ablam Derya, Almanya’da yaşıyor. O, Skype’da geçmiş bir sohbette dedi ki:
— Ayla, onlar değişmeyecek. Sen değişebilir misin? Ya da çocukken onların seni azarlamasına ne kadar tahammül edebildin ki şimdi aynı şeyi yapıyorsun?
Bir keresinde, babam refleks olarak yine spora çıkmak istedi, “Düşersin!” diye elinden kolundan tuttuğumda öyle bir surat ifadesi vardı ki… Hafta sonu Sultanahmet’e gidelim dedim, “Evin önünden uzaklaşmak istemiyorum,” diye inat etti. Bir daha da önermedim. Aramızda telefon konuşmaları da kısaldı. Annem, “Ayla, her gün aramasan da olur,” dedi.
Bir akşam yatakta dönerken içim acıdı. Biz ‘huzur evi’ lafını çok duyarak büyüdük. Hiçbir Türk ailesinde yaşlıya yer yoktur diyenlere inat, ben annemi babamı bırakmaktan hep korktum. Ama onları çok sevmek, onları bir kalıba zorlamak anlamına gelmemeliydi.
Bir gece, televizyonda eski bir Zeki Müren şarkısı dönerken annem gözleri yaşlı bana baktı: “Kızım, biz yavaşladık diye özür dilemeyeceğiz, sen de büyüdün diye hızlandırmayacaksın. Hadi gel, şu çayı birlikte demleyelim.”
İlk defa uzun zamandır gülümsedim. Belki de hepimizin eve daraldığı, kalabalıklar arasında boğulduğu bir şehirde; herkesin başkası için endişelendiği ama başkasının varlığını unutabildiği bu İstanbul’da, asıl olan sevgiyi elinden bırakmamak.
Bir sabah kendime şunu sordum: Annemle babam yaşlanıyor. Onlara kızıp sürekli yol göstermek mi, yoksa onların seçimine saygı göstermek mi daha değerli? Onların ömrüne ömür katmaya çalışırken kendi neşemi mi kaybettim yoksa?
Hayatın akışına bu kadar müdahale etmeye hakkım var mıydı? Yoksa asıl büyümek, sevdiklerinin zayıflığını ve değişimini kabullenmek mi? Sizce ne yapmalıydım?