Bir Yılanın Karnında: Hayatımın En Karanlık Deneyi

“Baba, ne yapıyorsun sen? Delirdin mi?” diye bağırdı kızım Elif, gözleri yaşlarla dolu. O an, Toros Dağları’nın eteklerinde, dev bir yılanın önünde diz çöküp nefesimi tutarken, hayatımın en büyük hatasını yapmak üzere olduğumu hissettim. Ama geri dönmek için çok geçti. Kameralar kayıttaydı, ekip hazırdı, içimdeki o bastırılamaz merak ise beni geri adım atmaktan alıkoyuyordu.

Çocukluğumdan beri doğaya karşı büyük bir ilgim vardı. Babam köyde çobanlık yapardı, ben de onunla dağlarda saatlerce yürürdüm. Her taşın altında bir hayat, her ağacın gövdesinde bir sır arardım. Annem ise hep korkardı: “Oğlum, doğa güzeldir ama tehlikelidir de. Her canlıya yaklaşılmaz.” Ama ben dinlemezdim. Yıllar geçti, İstanbul’da biyoloji okudum, sonra belgesel çekmeye başladım. Hayatımın aşkı Zeynep’le evlendim, Elif doğdu. Ama içimdeki o çocuk, o meraklı çocuk, hiç büyümedi.

Bir gün, Toroslar’da çekim yaparken, köylülerden biri bana dev bir yılanın hikayesini anlattı. “O yılanı görenin başına ya büyük bir iş gelir ya da ömrü uzar,” dedi yaşlı bir amca. Gözlerim parladı. Ekipten kimse yaklaşmak istemedi, ama ben kararlıydım. O gece, Zeynep’le kavga ettik. “Senin bu deliliklerin yüzünden Elif babasız kalacak!” diye bağırdı. O an içim acıdı ama ona anlatamazdım; bu benim kaderimdi sanki.

Hazırlıklar haftalar sürdü. Özel bir kıyafet tasarladık, nefes alabileceğim, yılanın dişlerinden ve sindirim sıvılarından koruyacak bir giysi. Elif bana küstü, Zeynep ise konuşmamaya başladı. Annem köyden arayıp ağladı: “Oğlum, Allah aşkına yapma!” Ama ben, sanki bir büyünün etkisindeymişim gibi, vazgeçmedim.

Çekim günü geldiğinde, içimde garip bir huzursuzluk vardı. Ekipteki arkadaşım Murat, “Abi, bak bu işin şakası yok. Yılan seni gerçekten yutarsa, ya boğulursan?” dedi. Gülümsedim, ama içimde bir korku vardı. Yılanı bulduğumuzda, kalbim deli gibi atıyordu. Devasa bir piton, gözleriyle beni süzüyordu. Etraf sessizdi, sadece Elif’in uzaktan ağladığını duyabiliyordum.

Kameralar kayıttaydı. Yavaşça yılanın önüne uzandım. O an, hayatım film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Babamın bana doğayı anlatışı, annemin korkuları, Zeynep’in gözyaşları, Elif’in ilk adımları… Yılan önce beni kokladı, sonra başımı yavaşça ağzına aldı. Karanlık, sıcak ve boğucu bir his. Nefesim kesildi, panikledim. Kıyafetin içinde terliyordum, kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Bir an için, “Buradan sağ çıkamayacağım,” diye düşündüm.

Ekipten biri bağırdı: “Yeter! Çıkartın onu!” Ama yılan beni bırakmıyordu. O an, hayatımda ilk kez gerçekten ölmekten korktum. Elif’in sesi kulaklarımda çınladı: “Baba, lütfen ölme!” İçimde bir şey koptu. Tüm gücümle kıpırdandım, yılanın ağzından kurtulmaya çalıştım. Ekip zorla yılanı uzaklaştırdı, beni çekip çıkardılar. Yerde nefes nefese yatarken, gözlerimden yaşlar aktı. O an, yaptığım şeyin ne kadar bencilce olduğunu anladım.

Hastaneye kaldırıldım. Zeynep başucumda ağlıyordu. Elif bana sarıldı, “Baba, bir daha gitme,” dedi. Annem telefonda dua ediyordu. O gün, ailemin sevgisinin, hayatın değerinin, merakın sınırlarının ne olduğunu öğrendim. Bir daha asla böyle bir şey yapmayacağıma söz verdim. Ama içimdeki o meraklı çocuk hâlâ susmuyor.

Şimdi, geceleri uyuyamıyorum. O karanlık, o boğucu his, hâlâ rüyalarıma giriyor. Elif’in gözyaşları, Zeynep’in korkusu, annemin duası… Hepsi içimde bir yara gibi kaldı. Yaptığım şeyin bedelini sadece ben değil, sevdiklerim de ödedi. Peki, insan kendi sınırlarını merak uğruna ne kadar zorlamalı? Merak mı daha değerli, yoksa sevdiklerimizin huzuru mu? Siz olsaydınız, ne yapardınız?