Her Şeyin Bir Zamanı Varmış: Bir Ayrılığın Ardından
“Neden gittin, Emre? Neden her şey bu kadar sessiz şimdi?” diye fısıldadım, annemin mutfaktan gelen çay kaşığı sesleri arasında. O an, evin salonunda, eski koltuğun köşesine büzülmüş, dışarıda rüzgârda savrulan çınar yapraklarını izliyordum. Annem, “Kazım, oğlum, kalk biraz hava al,” dedi ama sesinde alışık olduğum o şefkat yoktu; sanki benden de yorulmuştu artık.
Emre’yle tanıştığımda üniversitenin son yılıydı. O kadar hızlı âşık olmuştum ki, annemle babamın uyarılarını duymamıştım bile. “Kızım, acele etme,” demişti babam. “Hayat uzun, insanları tanımadan karar verme.” Ama ben, Emre’nin gözlerinde gördüğüm o sıcaklığa kapılmıştım. Onunla geçirdiğim her an, dünyadaki tüm renkler daha parlak geliyordu. Arkadaşlarım bile bana takılıyordu: “Sen resmen başka bir âleme geçtin!”
İlk başlarda her şey çok güzeldi. Emre’nin ailesiyle tanıştım; annesi Gülseren Hanım biraz mesafeliydi ama babası Halil Bey beni sevmişti. Bizimkiler ise Emre’yi hemen kabullenemedi. Annem, “Kızım, bu çocuk sana uygun mu? Ailesiyle aranızda kültür farkı var,” deyip duruyordu. Ben ise duymuyordum bile; aşkın gözü körmüş gerçekten.
Bir yıl sonra evlendik. Düğünümüz kalabalıktı, herkes mutluydu ama annemin gözlerinde bir gölge vardı. “Mutlu musun?” diye sormuştu düğün gecesi. “Çok mutluyum anne,” demiştim, ama şimdi düşünüyorum da, belki de kendimi kandırıyordum.
Evliliğimizin ilk aylarında her şey yolundaydı. Emre işten gelince bana sarılır, birlikte yemek yapardık. Ama zamanla aramızdaki sohbetler azaldı. O işte daha fazla vakit geçirmeye başladı; ben ise evde yalnız kalıyordum. Annem aradığında sesimi duyar duymaz anlardı: “Bir sorun mu var?” Ben de her defasında “Yok anneciğim, iyiyiz,” derdim.
Bir gün Emre eve geç geldi. Yorgun ve gergindi. “Ne oldu?” diye sordum. “İşler yoğun,” dedi kısa bir şekilde. O gece ilk defa ayrı odalarda uyuduk. Sabah kahvaltıda sessizlik vardı; çaydanlığın fokurtusu dışında hiçbir ses yoktu evde.
Aylar geçtikçe aramızdaki mesafe büyüdü. Birlikte izlediğimiz diziler bile sıkıcı gelmeye başladı. Bir akşam Emre, “Belki de biraz ayrı kalmalıyız,” dediğinde dünyam başıma yıkıldı. “Ne demek istiyorsun?” diye bağırdım. O ise gözlerini kaçırdı: “Bilmiyorum… Sadece… Eskisi gibi değiliz.”
O gece annemi aradım. Ağladım, hıçkırıklar içinde: “Anne, ne yapacağım?” Annem sustu bir süre, sonra sadece şunu dedi: “Bazen insan çok sevdiği için kör olur kızım. Ama hayat devam ediyor.”
Emre evi terk ettiğinde elimde sadece birkaç fotoğraf ve bir sürü anı kalmıştı. Günlerce odadan çıkmadım. Babam kapımı çalıp, “Kalk kızım, hayatına sahip çık,” dediğinde içimde bir şeyler kırıldı ama aynı zamanda bir umut filizlendi.
Boşanma süreci zordu. Emre’yle son kez adliyede karşılaştık. Göz göze geldik; ikimiz de ağlamamak için kendimizi zor tuttuk. Hakim kararını okurken içimde bir boşluk oluştu; sanki yıllardır taşıdığım bir yük bir anda yok olmuştu ama yerine kocaman bir boşluk gelmişti.
Ailem bana destek oldu ama komşuların fısıltıları hiç eksik olmadı: “Genç yaşta boşandı… Demek ki anlaşamamışlar…” Herkes konuştu ama kimse benim ne hissettiğimi sormadı.
Bir gün eski arkadaşım Zeynep aradı: “Kazım, hadi dışarı çıkalım.” İlk başta reddettim ama sonra kabul ettim. O gün dışarıda yürürken fark ettim ki hayat devam ediyor; insanlar gülüyor, çocuklar oynuyor… Ben de yeniden nefes alabilirim.
Zamanla kendimi bulmaya başladım. Annemle daha çok vakit geçirdim; babamla eski günlerdeki gibi çay içtik balkonda. Kendi ayaklarım üzerinde durmayı öğrendim. İş buldum; küçük bir yayınevinde çalışmaya başladım. Kitapların arasında huzur buldum.
Ama bazen geceleri hâlâ Emre’yi düşünüyorum. Onunla yaşadığım güzel günleri… Ve sonra aynaya bakıp kendime soruyorum: “Gerçekten mutlu muyum? Yoksa sadece alıştığım için mi böyle hissediyorum?”
Hayat bana şunu öğretti: Her şeyin bir zamanı varmış. Aşkın da, ayrılığın da… Şimdi yeni bir hayat kuruyorum ama içimde hâlâ cevabını bulamadığım sorular var.
Sizce insan gerçekten yeniden sevebilir mi? Yoksa bazı yaralar hiç kapanmaz mı?