Annemin Borcu: Hiç İstemediğim Bir Miras
“Elif, aç kapıyı! Sana söylüyorum, aç!” Annemin cılız sesi bir iğne gibi kulaklarımı deldi, tedirginlikle gözüm kapının altındaki boşluğa kaydı. Başımı halının kenarına yaslayıp sessizce nefes aldım. Aslında hissettiğim ne korku ne de utançtı; bir ağırlıktı, iliklerime kadar işleyen ve çocukluğumdan beri üzerimde taşıdığım. Annem Sevim, mahallede çalışmayan, daima başkasından medet uman bir kadındı. Komşuların yardımı, amcamdan alınan üç beş kuruş, hatta bazen eski elbiseleri bile kabul ederdi. Babam Saim, yıllar önce gittiğinde henüz dokuz yaşındaydım. Annem, onun ardından bir türlü toparlanamadı, ama kimseye de yükünü göstermemeye çalıştı. Yine de ben her şeyin farkındaydım. Özellikle geceleri, mutfakta yaptığı telefon konuşmalarından, birinin annemi ‘tehdit’ eder gibi konuşmasından sonra, daha da dikkatli oldum: Bir yabancıya borcumuz vardı ve ben adını bile bilmiyordum.
O zamanlar hayat bana sadece ağırlık gibi geliyordu. Kütüphaneme girip kitapların arasına saklanır, hayal gücümle başka alemlere kaçardım. Ama gerçeklerden kaçmak mümkün müydü? Liseyi bitirdiğimde, “Kızım, sen akıllısın, üniversiteyi kazanacaksın, bak o zaman kimseye muhtaç olmayız” diyordu annem. O ‘kimselerden’ biri olmayacağıma dair kendime söz verdim. Oysa üniversiteye başladığımda bu sefer yalnızlığımla, borçlar ve kira arasında mekik dokuyan çırpınışlarımla baş başa kaldım.
Aradan yıllar geçti. Dağ gibi birikti annemin borçları. Herkesin annesi elinden tutar, destek olurken, ben sürekli onun sırtından inmek bilmeyen yükü taşımaya mahkûm oldum. Annem, büyüdükçe bana daha fazla sığındı; çalışmıyor, hâlâ komşulardan borç alıyor, sonra bana dönüp “Kızım, bu ay da biraz para göndersen olur mu? Gittikçe zorlaşıyor geçinmek,” diyordu. İstanbul’da, küçük bir devlet okulunda öğretmenlik yapmaya başladığım ilk yıllardı. Her ay aldığım maaşın büyük bir kısmı Ziraat Bankası’ndaki hesaba geçiyordu. Kalanı ile faturalarımı, kendi karnımı zar zor doyuruyordum. Ama bana en çok koyan, ‘yardım eden’ değil, bir türlü kurtulamayan, zincirli bir mahkum gibi yaşadığım gerçekti.
Ocağın o sabahı, evime gelen sarı zarfı açınca, içimde beklediğim felaketin nihayet geldiğini anladım. Annem, yıllar önce aldığı kredilerin ödemesini hiç yapmamış. Borç faiziyle birlikte benim adıma geçmişti. Akşam, anneme telefon ettim. Sesim titriyordu: “Anne, bana neden bunu yaptın? Niye söylemedin?” Annemin sesi kısık ve suçluydu: “Kızım, ben de bilmeden sana yazılmış. Mecburdum, başka yolum yoktu, kimse bana borç vermedi o zaman.” Öyle bir umutsuzluk ki, insanın boğazına taş gibi oturuyor. Annemi suçlamak istedim, ama içimde sadece buruk bir acı vardı. Kim anlatabilirdi ki bir çocuğa annesinin umutlarına ve çaresizliğine bir ömür boyu ortak olmayı?
O günlerde yaşadığım öfke ve sıkışmışlık hâlâ aklımdan çıkmaz. Komşum Hülya Abla, elinde sıcak bir poğaça tabağıyla kapımı çaldığında, ben hâlâ oturup ağlıyordum. “Kızım, ağlama. Herkesin bir derdi var. Sen çok güçlü bir kızsın,” dedi başımı okşayarak. Ama içimdeki kırıklığı ona bile anlatamadım. Özellikle de geçen yaz, mahalle arasında dolaşan fısıltılar kulağıma çalındığında: “Sevim Hanım’ın kızı var ya Elif, annesinin borçlarını ödemeyince avukatlar peşine düşmüş.” Dünyanın en büyük utancını yaşadım.
Annemle son yüzleşmemiz, belki de hayatımın en acı gecesiydi. Evlerinin küçük salonunda oturuyorduk. Annem karşımdaki sandalyede, gözlerini bana kaldırmıyordu. “Kızım, bak ben seni istemeden yük altında bıraktım. Vallahi istemedim. Ama ben ne yapayım? Sahipsiz, işsiz, hasta halimle başıma ne geldiyse hep çaresizlikten…” Cevabım gözyaşlarımla karıştı: “Anne, ben bunları hak etmedim. Ben senin borcunu ödemek zorunda mıyım? Hani bana söz vermiştin, ben okursam, işe girersem, hayatımız değişecek diye? Şimdi her şey benim üstümde, ben nasıl nefes alacağım?”
O gece annem çok ağladı. Ama ertesi gün yine arayarak “Elif, bana biraz para yollar mısın? Deterjanım bitti,” demekten de vazgeçmedi. Anladım ki annem yalnızca bana değil, hayata da tutunmuş, ondan kopamıyor. Belki de bana bu yükü bırakmaktan başka çare görememişti. Fakat ben artık zinciri kırmak istiyordum.
Borçları ödemek için ikinci bir iş bulmaya çalıştım. Akşamları bir dershanede matematik dersi veriyor, hafta sonları da özel derslere gidiyordum. Üzerimdeki yorgunluk ve kaygıyla, günler birbirine karışıyordu. Bir ara ‘kaçıp gitsem mi’ diye düşündüm: Yurt dışına çıkıp annemin varlığını ve borçlarını arkamda bırakmak… Ama cesaret edemedim. İçimden bir ses, “Kaçan ben olmayacağım,” diyordu. Bir yandan annemden gelen telefonlarda suçluluk perdesi; öte yandan faturalar ve verilen sözler altında ezilen ben, kimdim ben?
Bir akşam, dershaneden çıktığımda, eve gitmeye korkarak yürüdüm. Elimde cebimdeki son parayla anneme marketten peynir ve ekmek aldım. Camdan içeri baktığımı gören öğrencilerimden Beril bana sarıldı: “Öğretmenim, yorgun görünüyorsunuz.” Sadece gülümsedim. Ruhumun ağırlığını yaşım kadar taşıdığımı nereden bileceklerdi ki?
Aradan bir yıl geçtiğinde, borcun başka kalemlere, yeni faizlere dönüştüğünü, bitmek bilmeyeceğini anladım. Hukuk danışmanından randevu aldım. Koltuğun ucunda otururken avukat bana, “Bakın Elif Hanım, usulsüz işlem varsa, sizin adınıza açılan borçlarda hak iddia edebilirsiniz. Aileniz ne derse desin, hakkınızı sonuna kadar arayın,” dedi. O gün, nihayet anneme “Artık yetti! Kendi hayatım için de savaşacağım,” demeyi başardım.
Dava süreci zordu. Annem bana küskün; akrabalar ise, “Annesine sahip çıkmayan kız,” dediler. Oysa kimse bilmezdi ki bir kadının hayatı bazen, annesinin yüklerinden sıyrılmaya çalışırken hepten savrulmuş olur. Akşamları yalnız yatarken gözyaşlarım yastığımda ıslanıyor, bazen de anneme olan özlemim, öfkem ve suçluluğum birbirine karışıyordu.
Mahkeme, sonunda borcun yalnızca anneme ait olduğuna karar verdi. O gün ağlama krizine girdim, bir hafiflik hissettim ama annemi düşündüğümde içimde yeni bir kırıklık başladı. Gidip onu ziyaret ettiğimde gözleri boşluğa bakıyordu. “Beni affeder misin Elif? Ben sana ne miras bıraktım ki… Yalnızca borç,” dedi. İçimden ona sarılmak geçse de, aramızda görünmeyen bir duvar vardı artık.
Şimdi geriye dönüp bakınca, büyümek belki de en çok annesinin seçtiği hayatın dışına çıkabilme cesaretiyle başlıyormuş. Yıllar sonra kendime tek bir soru sorabiliyorum: Bir aile çocuğuna neyi gerçekten miras bırakmalı? Sevgiyi mi, borcu mu? Siz olsanız, hangisinin ağırlığını taşımak isterdiniz?