Kalbim Paramparça Olduğunda: Oğlumu Kaybettiğim Gün

“Okan! Cevap ver oğlum! Ne olur, Allah’ım ne olur… Gözlerini bir daha aç!” Ellerim titrerken, avuçlarımda oğlumun küçücük, sıcacık başını tutuyordum. Sokak lambasının sarı ışığında, üzerindeki kırmızı mont henüz kirlenmemişti ama nefesi… O yavaş, zorla çıkan nefesi… Sanki her an çekip gidecekmiş gibi. Yanımda annem Feriha teyze komşuları aradı, ben ise hem bağırıyor hem içimden dua ediyordum. O an zaman durmuştu. Selim arabadan inmiş, gözleri donmuş bakıyordu: “Ne yaptın Hatice?!” diye bağırdı, sesi öyle berrak ki, hâlâ kulaklarımda. Sanki ben hiçbir şey yapmamış, sadece olanları izlemekteyim. Ama suçlu olan ben mi? O an bilmiyorum, tek bildiğim oğlumu kaybetmek istemediğimdi.

Bundan bir hafta önce, her şey sıradandı. Okan okuldan gelmiş, üstünü değiştirmişti. Çantasında ezilmiş bir elma, defterindeki silik yazılar, küçük sorunlar… Her annede olduğu gibi, Okan’ın geleceğini düşünür, akşamları onunla biraz daha oyun oynamak için kendimi hazırlardım. Selim ise işten yorgun gelir, sessizce haberleri izlerdi. Hiçbir şey aniden karşımıza çıkan o kadere hazırlamamış bizi. Her aile gibi sıradan, küçük kavgalarımız vardı: Okul için ayakkabı almak, elektrik faturasını düşünmek, kayınvalidemin hafta sonu ziyaretine hazırlanmak. Hayat böyledir zaten, bir anda darmadağın olana kadar normaldir.

O akşam, Okan dışarı çıkmak istedi. “Anne, parkta biraz oynayabilir miyim?” dedi, gözlerindeki ışıltı içimi eritmişti. Hem de hemen köşedeki parktı, arabalar hızla geçmezdi diye düşündüm. “Ama beş dakika oğlum, söz mü?” “Söz!” dedi, ayakkabılarını giyip sarıldı bana. Şimdi düşünüyorum da, hangi söz tutuldu ki bu hayatta, Hatice? Herkes söz verir. Hayatın kendi sözü var bir de: Her an her şeyi elinden alabilir.

Tepemde annemin çığlığı yankılanırken, Feriha teyze ambulansı arıyordu, komşu kadınlar başıma üşüşmüş, bana bir şeyler söylüyordu. Kimse, ne ben, ne de Selim, olacakları durduramazdı. Ambulansın sireni, oğlumun zayıflayan nefesiyle yarıştı. Kalbim sanki göğsümde parçalanıyor, ağzımdan binlerce kelime çıkmak isterken boğazıma düğümleniyordu. “Yaşıyor mu?!” diye sordu biri. Ben sadece bakıyordum. Kime bakıyorsam, sanki acımı anlamıyorlardı. Okan’ı alıp ambulansa götürdüler. Ben ise ayakta duracak gücü zor buldum. O an düşündüm; insanın başına gelinceye kadar hayattaki büyük acıların hikâye olduğunu zannediyor. Bir masal, başkalarının başına gelen bir kabus… İnsan ancak kendi evladı yerde yatınca, yüreğinde boşalan bir koyu karanlık hissediyor.

Hastaneye gidişimizi hatırlamıyorum bile. Sadece acilin önünde bekleyen insanlar, bembeyaz duvarlar ve o dayanılmaz sessizlik… “Anne, özür dilerim, ben izin verdim, ben gönderdim…” dedim anneme. Annem ise gözyaşlarını silerek sarıldı bana. “Kader Hatice… Her şey Allah’tan.” dedi ama içimin yangınına su olmadı. Selim çılgınca duvarları yumrukluyor, yere diz çöküyordu. Biz hep birlikte susuyorduk, bağırıyorduk, ama en çok içimizde ölüyorduk.

Doktor odadan çıktığında, gözleri yerdeydi: “Elimizden geleni yaptık…” cümlesiyle başladı her şey, ondan sonrası beyaz bir uğultu, solgun bir ışık gibi… Artık zaman; Okan’sız, eksik, acının içinde kaybolmuş bir rüyaya dönüştü bizim için. O günden beri gece uykularımda onun “Anne!” çığlığını duyuyorum. Gündüzleri suskunluğumuzda, evin boşalan köşelerinde, masadaki eksik tabakta Okan’ı arıyorum. Selim benden uzaklaştı, odalara kapandı. Ben ise en çok kendi içimde boğuldum: Keşke o an dışarı salmasaydım, keşke ona o montu giydirseydim, keşke… Suçluluk bir zehir gibi, her gün damarlarımda dolaştı.

İnsanlar başsağlığına geldiğinde farklı türlü acılarla yüzleştim. Bu acı insana dair ne varsa kabuk kabuk soyuyor, geriye çıplak, adeta savunmasız bir kalp bırakıyor. Kimisi “Sabretmek lazım, Allah’ın takdiri” dedi. Kimisi ise, bilmeden “Başka çocuğun olur” dedi, yavaşça uzaklaştı. Kimse, bu acının bana ne yaşattığını bilmiyordu. Hani bir söz vardır, ateş düştüğü yeri yakar… O gün anladım ki; bir ananın acısı paylaşılmaz, sadece taşınır. Herkes kısa bir süre yanında olur, sonra hayatlarına dönerler. Ama sen, o acıyla yaşamayı her sabah yeniden öğrenirsin.

Okan’ın cenazesinde anneme sarıldım, “Ben şimdi nasıl anne olacağım?” diye inledim. Cenazede bile insanlar fısıldaşıyordu: Kim suçlu? Kim gaflet etti? Selim’e bir kadın “Eşini suçlama, bir annenin içi yanar” dedi. Selim ise gözlerini yere indirdi, hiçbir şey söylemedi. O günden sonra beni ne teselli etti, ne de suçladı. Evin sessizliğiyle, ikimizin arasındaki uçurumu büyüttü. Akşamları beraber yemek yemez olduk, sabahları iki yabancı gibi hayatımıza devam ettik. Acıdan kaçabilmek için işine daha fazla gömüldü. Ben ise Okan’ın odasını toplamaya bile kıyamadım. Odanın kapısını açıp içerideki oyuncaklara bakarken, “Belki de uyanır, gelir” diye düşünürdüm. Her anne gibi… Çocuğunu kaybeden her anne gibi.

Zamanın üstümden geçtiğini hissediyorum. İnsan acıyı önce büyütüp kendini suçluyor, sonra içinde o acıyı saklamanın yollarını arıyor. Komşular bir süre sonra azaldı, kimse eskisi gibi aramaz oldu. Eğitimci Hande Hanım “Hatice Hanım, isterseniz birlikte bir destek grubu bulalım.” dedi. İnsan önce reddediyor: “Kimse benim acımı anlayamaz!” Sonra sessizce ağladığında birilerinin yanında olmasının faydasını kavrıyor. Okan’ı kaybettikten altı ay sonra, oğlumun ardından ilk defa selamlaştığım insanlar sayesinde az da olsa nefes aldım. Ama hâlâ evin köşesinde bir çift minik terlik, koltukta kalmış küçük bir araba… Bazen umut hâlâ orada, bazen de kocaman bir boşluk.

Selim’le aramızdaki soğukluk iyice arttı. Ne zaman göz göze gelsek, gözlerinde suçlamayla acı karışımı bir ifade vardı. Bir gün mutfakta karşılaştık: “Sen hâlâ odasını niye toplamıyorsun?” dedi sinirli bir fısıltıyla. “Toplayamıyorum, ne olur Okan’dan kalanları atmayalım daha.” dedim, gözlerim doldu. “Artık yaşamamız lazım!” diye bağırdı. O an sustum, çünkü o da benim kadar parçalanmıştı. Birbirimize destek olacağımıza, acımızı paylaşmayı bilmiyorduk. Türk toplumunda yas tutmak bile garip bakışlarla yapılan bir şey. Herkes acını senden bir an evvel unutmanı bekler, bir an önce güçlü olup hayata devam etmeni ister. Ama ben bilmiyorum; bir anne oğlunu nasıl unutup güçlü olur?

O günlerden sonra, kendimle yalnız kaldığım anlarda Okan’ı düşünmek hem acı hem huzur verdi. Onu kaybetmek hayatımı ikiye böldü. Eski Hatice; umut dolu, neşeli, oğlunun sesinde hayat bulan bir kadınken, şimdi yüzümde hep aynı kasvetli ifade… Ama öğrendim ki yalnız değilim. Benim gibi nice anne, nice baba var bu ülkede sessizce yasını tutan, suçlanan, anlaşılamayan. Bazen düşünüyorum: Biz acımızı neden bu kadar saklıyoruz? Neden aile olarak susmayı, konuşmamayı seçiyoruz? Çünkü acıdan konuşmak demek, yeniden yaşamak gibi… Ama belki de konuşmadan gerçekten iyileşmek mümkün değil.

Bugün yine Okan’ın odasında otururken, duvardaki fotoğraflarına bakıyorum. “Anne, gülümse bak, çekiyorum!” dediği sesi, kahkahaları bazen hâlâ kulağımda yankılanıyor. Okan’sız geçen her günüme anlam arıyorum. Şimdi size soruyorum; bir anne kalbi tekrar nasıl atar? Kayıp ve acı içindeki bir aile, konuşmadan nasıl iyileşir? Belki de cevabı birlikte aramalıyız.