Valizemdeki Hayaller: Bir Genç Kızın Kendi Yolunu Arayışı

“Anne, lütfen! Bir kere de kendi istediğim gibi davranmama izin ver!” diye bağırdım, sesim titriyordu. Mutfağın ortasında, elimde valizim, annemin gözlerinin içine bakıyordum. O ise ellerini önünde birleştirmiş, dudaklarını sıkıca birbirine bastırmıştı. “Zeynep, daha çocuk gibisin. İstanbul’a tek başına gitmek de ne demek? Hem de o çocukla!” dedi annem, sesi her zamanki gibi kararlı ve sertti.

O çocuk dediği kişi, sevgilim Emre’ydi. Üniversitede tanışmıştık, bana hayatımda ilk defa kendimi özgür hissettiren insandı. Ama annem için Emre sadece bir yabancıydı; güvenilmez, tehlikeli ve gereksiz bir risk. “Anne, ben artık büyüdüm. Üniversiteye gidiyorum, kendi kararlarımı verebilirim,” dedim. Annem gözlerini kaçırdı, sesi kısıldı: “Senin iyiliğin için kızım. İstanbul büyük şehir, başına bir şey gelirse ben ne yaparım?”

Babam ise salonda televizyonun sesini açmış, tartışmamızı duymamaya çalışıyordu. O her zaman annemin arkasında dururdu; onun için ailede huzur demek, annenin dediğinin olması demekti. Ben ise o huzurun içinde boğuluyordum.

Valizimi yere bıraktım, içimdeki öfkeyi bastırmaya çalışarak: “Anne, Emre’yle sadece bir hafta kalacağım. Söz veriyorum, derslerimi aksatmayacağım. Zaten final haftasına daha var,” dedim. Annem gözlerimin içine baktı, yüzünde hem korku hem de kırgınlık vardı. “Zeynep, senin yaşında ben çoktan evlenmiştim. Şimdi senin bu kadar özgür olmanı anlamıyorum. Bizim zamanımızda böyle şeyler yoktu,” dedi.

İçimde bir şeyler kırıldı o anda. Annemin geçmişiyle benim hayallerim arasında bir uçurum vardı ve ben o uçurumun kenarında tek başıma duruyordum. “Ben senin gibi olmak istemiyorum anne!” dedim istemsizce. Annem bir an sustu, sonra gözlerinden yaşlar süzüldü. “Senin iyiliğini istiyorum kızım,” dedi fısıltıyla.

O gece odamda valizimi tekrar açıp kapadım. İçine en sevdiğim kitapları, Emre’nin bana aldığı küçük peluş ayıyı ve annemin ördüğü atkıyı koydum. Her şey karmakarışıktı; hem gitmek istiyordum hem de annemi üzmekten korkuyordum.

Sabah kahvaltıda sessizlik hakimdi. Babam gazeteyi okuyor, annem ise çay bardağını karıştırıyordu. Birden babam başını kaldırdı: “Kızım, annen haklı. İstanbul’da dikkatli olman lazım. Ama artık büyüdün, kendi kararlarını vermelisin,” dedi. Annem ona şaşkınlıkla baktı ama hiçbir şey söylemedi.

O an içimde bir umut filizlendi. Belki de ailem beni anlamaya başlayacaktı. Ama annemin bakışlarında hâlâ endişe vardı.

Otobüs terminaline giderken annem yanımda oturuyordu. Ellerini sıkıca tutuyordu, sanki beni bırakırsa sonsuza kadar kaybedecekmiş gibi. “Zeynep, ne olursa olsun beni ara olur mu? Başına bir şey gelirse hemen haber ver,” dedi titrek bir sesle.

Otobüse binerken arkamdan bakışlarını hissettim. İçimde hem özgürlüğün heyecanı hem de annemi yarı yolda bırakmanın suçluluğu vardı.

İstanbul’a vardığımda Emre beni karşıladı. Gözlerinde heyecan vardı ama ben hâlâ annemin endişeli bakışlarını unutamıyordum.

Bir hafta boyunca İstanbul’un sokaklarında dolaştık, Boğaz’da çay içtik, Kadıköy’de kitapçılara girdik çıktık. Ama geceleri yastığa başımı koyduğumda annemin sesi kulağımda çınlıyordu: “Senin iyiliğini istiyorum kızım.”

Bir akşam Emre’yle Galata Köprüsü’nde yürürken telefonum çaldı. Annem arıyordu. Açtım ama konuşamadım; boğazım düğümlendi. Sadece “İyiyim anne, merak etme,” diyebildim.

Dönüş yolunda otobüste camdan dışarı bakarken düşündüm: Kendi yolumu çizmek istiyorum ama ailemin sevgisi ve endişesi hep peşimde olacak mıydı? Türkiye’de bir genç kız olarak özgür olmak ne kadar mümkün?

Eve döndüğümde annem kapıda bekliyordu. Sarıldık; ikimiz de ağladık. O an anladım ki, annemin sevgisiyle kendi hayallerim arasında bir denge bulmam gerekiyordu.

Şimdi size soruyorum: Kendi yolunu seçmek mi daha zor, yoksa sevdiklerinin beklentilerini karşılamak mı? Siz olsanız ne yapardınız?