Bir Taşınmanın Ardında Kalanlar: Sevda ve Vedat’ın Hikayesi

“Sen ne diyorsun Sevda? Buradan gitmek mi? Benim atölyem ne olacak?” Vedat’ın sesi, mutfağın fayanslarında yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, dudaklarımda biriken kelimeler boğazıma düğümlendi. O an, yirmi yıllık evliliğimizin en kritik anıydı belki de.

“Vedat, ben de burada işimi bırakıp gidemem. Yirmi yıldır aynı şirketteyim. Müdürüm bana güveniyor, arkadaşlarım ailem gibi oldu. Senin atölyen varsa, benim de emeğim var!” dedim, gözlerim dolu dolu. Karton kutular salonun ortasında yığılmıştı; her biri bir anı, her biri bir tartışmanın gölgesi gibiydi.

Vedat ellerini başına götürdü. “Ama Sevda, babamın evi köyde boş duruyor. Annem hastalandı, ona bakmamız lazım. İstanbul’da bu hayat çekilmiyor artık. Hem kira hem trafik… Bıktım!”

Bir an sustum. Annem de yıllar önce hastalanmıştı, ben de ona bakmak için işten izin almıştım. Ama şimdi… Şimdi kendi hayatımız vardı. Kızımız Elif üniversiteye hazırlanıyordu, oğlumuz Can ise lise son sınıftaydı. Onların geleceği için İstanbul’da kalmak istiyordum.

“Vedat, çocukların okulu ne olacak? Elif’in hayali Boğaziçi’nde okumak. Can’ın basketbol takımı var. Onları köye götürmek… Bu onların hayatını mahvetmek olur.”

Vedat sinirle yere vurdu ayağını. “Sen hep çocukları bahane ediyorsun! Benim ailem de aile! Annem yalnız kalamaz.”

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Yastığım gözyaşlarımla ıslandı. Vedat’la ilk tanıştığımız günleri düşündüm; o zamanlar her şey ne kadar kolaydı. Birbirimize söz vermiştik: Ne olursa olsun birlikte olacağız diye… Ama şimdi, hayatın yükü omuzlarımızı çökertmişti.

Ertesi sabah kahvaltı masasında sessizlik hakimdi. Elif telefonda arkadaşlarıyla mesajlaşıyor, Can ise gözlerini tabağındaki zeytine dikmişti. Vedat ise gazetesinin arkasına saklanmıştı.

“Anne, taşınıyor muyuz gerçekten?” diye sordu Elif, sesi titrek.

“Bilmiyorum kızım,” dedim, gözlerimi kaçırarak.

Vedat birden gazetesini masaya bıraktı. “Evet, taşınıyoruz! Annem yalnız kalamaz. Sevda isterse kalsın, ben gidiyorum.”

O an içimde bir şeyler koptu. O kadar yıl boyunca her zorluğu birlikte aşmıştık ama şimdi Vedat ilk kez bizi geride bırakmayı göze alıyordu.

O gün iş yerinde aklım hep evdeydi. Müdürüm Ayşe Hanım yanıma geldiğinde gözlerim dolmuştu bile.

“Sevda, iyi misin?”

Başımı salladım ama kelimeler dökülmedi ağzımdan.

“Bak kızım,” dedi Ayşe Hanım, “Hayatta bazen en zor kararlar en doğru olanlardır. Kendini düşünmekten korkma.”

Eve döndüğümde Vedat valizini toplamıştı bile. Çocuklar odalarına kapanmıştı. Salonun ortasında tek başıma kaldım; karton kutular hâlâ oradaydı ama içleri bomboştu sanki.

“Vedat,” dedim sessizce, “Bunu yapmak zorunda mıyız?”

“Sevda, annem bana muhtaç. Sen de çocukları düşünüyorsun ama ben de annemi düşünmek zorundayım.”

Birbirimize bakmadan vedalaştık o gece. Vedat sabah erkenden çıktı evden; arkasından kapı sessizce kapandı.

Günler geçti, evdeki sessizlik büyüdü. Elif daha içine kapanık oldu, Can ise basketbol antrenmanlarını aksatmaya başladı. Ben ise işte daha fazla mesai yapmaya başladım; eve dönmek istemiyordum artık.

Bir akşam Elif yanıma geldi, gözleri kıpkırmızıydı.

“Anne, babam geri gelmeyecek mi?”

Sarılıp ağladık uzun uzun. O an anladım ki; bazen en doğru kararlar en çok acıtanlarmış.

Aylar geçti, Vedat köyde annesine bakmaya devam etti. Arada aradı çocukları ama aramızdaki mesafe her geçen gün büyüdü. Bir gün avukattan gelen boşanma kağıtlarını elime aldığımda ellerim titredi.

İmzayı attığımda içimde hem bir boşluk hem de hafiflik hissettim. Yirmi yıl boyunca kurduğumuz hayat bir imzayla bitmişti belki ama çocuklarım için güçlü olmak zorundaydım.

Şimdi yeni bir hayat kurmaya çalışıyorum; Elif üniversiteyi kazandı, Can basketbol bursu aldı. Ben ise hâlâ her gece Vedat’ı ve kaybettiklerimizi düşünüyorum.

Bazen soruyorum kendime: Bir aileyi ayakta tutan nedir? Fedakarlık mı, yoksa kendi mutluluğumuzdan vazgeçmemek mi? Siz olsaydınız ne yapardınız?