Köyde Yalnız Bir Anne: Elif’in Sessiz Çığlığı
“Bakın bakın, Elif yine gelmiş, yanında da oğlu… Kocası yokmuş, kim bilir babası kim?”
Bu cümleler, köy meydanında yankılanan fısıltılar gibi kulaklarımda çınlıyor hâlâ. Annemin evinin önünde oğlum Emir’in elinden tutarken, komşu kadınların bakışları üzerimde geziniyor. Her biri gözleriyle beni yargılıyor, dudaklarının kenarında küçümseyici bir gülümseme. İçimden bağırmak geliyor: “Ben de insanım! Benim de canım yanıyor!” Ama sesim çıkmıyor, yutkunuyorum. Emir’in saçlarını okşuyorum, o ise hiçbir şeyin farkında olmadan bana gülümsüyor.
Köyde yalnız bir kadın olmak zordur, hele ki bir çocukla… Babam Hasan Bey, annem Ayşe Hanım; ikisi de başlarını öne eğmiş, komşuların dedikodularından utanıyorlar. Babam bana bakmaya bile çekiniyor artık. Annem ise her fırsatta “Kızım, bari birini bulup evlenseydin, bu utancı bize yaşatmasaydın,” diyor. Ama ben ne yapabilirdim? Emir’in babası Murat, İstanbul’da sözler verdi, hayaller kurdurdu bana. Sonra bir sabah ansızın ortadan kayboldu. Ne aradı, ne sordu. Ben ise karnımda büyüyen canıma sarıldım, başka kimsem yoktu.
İlk zamanlar köyde kalmaya cesaret edemedim. İstanbul’da bir akrabamızın yanında doğum yaptım. Ama hayat pahalıydı, iş bulmak zordu. Oğlumun bezi, maması derken elimde avucumda ne varsa tükendi. Sonunda mecburen köye döndüm. Dönüşümle birlikte köydeki dedikodular da başladı. “Elif’in karnı burnunda dönmesi tesadüf mü? Kim bilir ne haltlar karıştırdı?” diyenler oldu. Annem başını öne eğdi, babam ise günlerce benimle konuşmadı.
Bir gün sabah namazından sonra babamla karşılaştık avluda. Göz göze geldik. “Bize bu utancı yaşatmaya hakkın yoktu,” dedi kısık sesle. “Baba,” dedim titreyerek, “Ben de istemezdim böyle olmasını. Ama Emir benim her şeyim.” Babam başını çevirdi, gözleri doldu ama ağlamadı. O günden sonra aramızda görünmez bir duvar örüldü.
Köyde işler kolay değildir. Sabah erkenden kalkıp tavuğa yem verirsin, bahçeyi sularsın, çocuk ağlar, altını değiştirirsin. Sonra komşu kadınlar gelir; biri yumurta ister, biri süt alır ama her biri göz ucuyla seni süzer. Bir gün Fatma Abla geldi; “Elif kızım, bak sen gençsin, güzelsin de… Şu çocuğun babası kimdi gerçekten? Hani Murat diyorsun ama hiç görmedik biz onu,” dedi. Yutkundum, gözlerim doldu. “Murat İstanbul’da kaldı abla,” dedim kısık sesle. O ise başını salladı; “Allah yardımcın olsun,” dedi ama gözlerinde merhametten çok şüphe vardı.
Bir akşam Emir ateşlendi. Annem telaşlandı ama babam hiç ilgilenmedi. Köyde doktor yoktu; minibüsle ilçeye gitmek gerekiyordu. Gece yarısı Emir’i sırtıma sardım, minibüs durağına yürüdüm. O soğukta elim ayağım titriyordu ama oğlumun nefesi daha önemliydi. Minibüste herkes bana bakıyordu; bazıları acıyarak, bazıları küçümseyerek… İlçedeki hastanede sabaha kadar bekledim. Doktor “Çocuk üşütmüş,” dedi. O an içimdeki bütün korkular döküldü yere; oğlum iyi olacaktı ya, başka hiçbir şey umurumda değildi.
Ama köye döndüğümde dedikodular daha da artmıştı: “Gece gece nereye gitti bu kız? Kim bilir kiminle buluştu?” Annem sinirliydi; “Kızım bari haber verseydin,” dedi ama gözlerinde korku vardı: “Komşular konuşuyor.”
Bir gün köy kahvesinin önünden geçerken gençlerden biri arkamdan laf attı: “Elif abla, oğlan büyüyünce babasını sorarsa ne diyeceksin?” Donup kaldım. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Eve koştum, kapıyı kilitledim ve Emir’i kucağıma alıp saatlerce ağladım.
Zaman geçti; Emir büyüdü, ben güçlendim ama köyün dili hiç değişmedi. Bir gün Emir okuldan geldiğinde gözleri doluydu: “Anne,” dedi, “Arkadaşlarım babamı sordu… Benim babam neden yok?” O an içimde bir şeyler koptu. Sarıldım ona: “Senin baban var oğlum; ben varım, annen var… Biz birbirimize yeteriz.” Ama biliyorum ki onun da kalbinde bir boşluk var.
Bir bayram sabahıydı; herkes camiye gitmişti. Ben ise evde Emir’e bayramlık gömleğini giydiriyordum. Kapı çaldı; komşu Hatice Teyze elinde bir tabak baklava ile geldi: “Elif kızım,” dedi, “Sen güçlü bir kadınsın. Herkes konuşur ama sen oğlun için dimdik durdun.” O an gözlerim doldu; yıllardır ilk defa biri bana iyi bir söz söylemişti.
Ama köyde çoğunluk hâlâ aynıydı. Bir gün annemle tartıştık; “Senin yüzünden kimse bizimle konuşmuyor artık!” diye bağırdı bana. Ben ise sessizce mutfağa geçtim; ellerim titriyordu ama ağlamadım artık.
Yıllar geçti; Emir liseye başladı. Ben ise köyde süt satarak geçinmeye çalışıyorum. Artık dedikodulara kulak asmıyorum ama bazen geceleri yalnız kalınca içimdeki acı yeniden kabarıyor: “Neden insanlar bu kadar acımasız? Neden bir kadının tek başına ayakta kalmasını kabullenemiyorlar?”
Şimdi size soruyorum: Hiç yalnız kaldığınızda kendinizi suçlu hissettiniz mi? Sırf toplumun kurallarına uymadığınız için dışlandığınız oldu mu? Ben Elif… Ve hâlâ dimdik ayaktayım.