Bir Avuç Kara Frenk Üzümü: Yalnızlığın Kıyısında Bir Yılbaşı Gecesi

“Anne, ben bu yılbaşı Gülşahlarla Şile’ye gidiyorum. Merak etme, sabaha dönerim.”

Kızım Elif’in kapıdan çıkarken söylediği bu cümle, evin içinde yankılandı. Sanki duvarlar bile bana acıyarak bakıyordu. Kapı kapandıktan sonra bir süre öylece kaldım. Ellerim titriyordu. O an, mutfağa gidip eski çaydanlığı ocağa koydum. Sanki çay demlenirse, evde birileri varmış gibi hissedecektim.

Yılbaşı gecesi… Eskiden Arkadaş yaşarken, evimizde neşeli bir kalabalık olurdu. Komşular gelir, sofralar kurulur, kahkahalar yükselirdi. Şimdi ise sadece ben ve sessizlik… Elif büyüdü, kendi hayatı var artık. Ama ben? Ben hâlâ aynı yerdeyim. Sanki zaman benim için durmuş da herkes yoluna devam etmiş gibi.

Buzdolabını açtım. İçeride bir tabak dolusu haşlanmış patates, biraz havuç, bir de geçen yazdan kalma dondurulmuş kara frenk üzümü vardı. Arkadaş’ın en sevdiği reçeldi o. Her yaz köyden getirir, birlikte reçel yapardık. Şimdi ise sadece bir avuç kalmış…

Telefonum çaldı. Ekranda Elif’in adı parlıyordu.

“Anne, bak sakın üzülme tamam mı? Arkadaşlarla eğleneceğiz, sen de biraz dinlen. Yarın sabah kahvaltıya birlikte oluruz.”

“Tamam kızım,” dedim. Sesim titredi ama belli etmemeye çalıştım. “Kendine dikkat et.”

Telefon kapandıktan sonra gözlerim doldu. O an anladım ki, Elif’in gidişiyle sadece ev değil, içimdeki umut da biraz daha boşalmıştı.

Salona geçtim. Televizyonu açtım ama ekrandaki şarkılar, kahkahalar bana çok uzak geldi. Birden gözüm masanın üstündeki fotoğrafa takıldı: Arkadaş ve ben, gençliğimizde, Boğaz’da bir çay bahçesinde gülümsüyoruz. O zamanlar hayat ne kadar kolaydı…

Birden kapı zili çaldı. Şaşkınlıkla yerimden kalktım. Kimseyi beklemiyordum ki… Kapıyı açınca karşıda alt komşum Meryem Hanım’ı gördüm.

“İyi akşamlar İrena Hanımcığım,” dedi gülümseyerek. “Yalnızsınız diye düşündüm, size biraz börek getirdim.”

Gözlerim doldu yine. “Çok teşekkür ederim Meryem Hanım, buyurun içeri gelin.”

Meryem Hanım içeri girdi, sofraya oturduk. Bir süre sessizce çay içtik.

“Biliyor musunuz,” dedi Meryem Hanım, “ben de geçen yılbaşı yalnızdım. Oğlum Almanya’ya gitmişti, eşim de rahmetli olalı çok olmuştu… İnsan yalnız kalınca her şey daha zor geliyor.”

Başımı salladım. “Evet… Hele yılbaşı gecesi olunca insan daha çok hissediyor yalnızlığını.”

Birlikte börek yedik, biraz sohbet ettik. Ama içimdeki boşluk dolmadı. Meryem Hanım gittikten sonra tekrar mutfağa döndüm. Elif’in çocukken yaptığı yılbaşı süslerini buldum çekmecede: kartondan kesilmiş yıldızlar, simli toplar… Birini elime aldım, gözlerimden yaşlar süzüldü.

O sırada telefon tekrar çaldı. Bu kez arayan ablamdı.

“Nasılsın İrena? Elif yanında mı?”

“Değil abla… Arkadaşlarıyla dışarıda.”

“Sen de gel bize istersen,” dedi ablam. “Yalnız kalma öyle.”

“Yok abla… Alıştım ben artık.”

Telefonu kapattıktan sonra mutfağa döndüm ve kara frenk üzümlerini çıkardım buzlukta. Küçük bir tencereye koyup reçel yapmaya başladım. Evin içine yayılan o tanıdık koku bana Arkadaş’ı hatırlattı.

Birden geçmişe gittim: Arkadaş’la birlikte mutfakta şakalaşarak reçel yaptığımız günler… Elif’in küçük elleriyle üzümleri yıkaması… O zamanlar hayat daha anlamlıydı sanki.

Reçel kaynamaya başladı. Kaşığı alıp tadına baktım; ekşi ve tatlı bir arada… Tıpkı hayat gibi.

Saat gece yarısına yaklaşırken Elif’ten bir mesaj geldi: “Anne seni çok seviyorum! Yarın uzun uzun konuşalım olur mu?”

O an anladım ki, Elif’in kendi hayatını kurması gerekiyordu. Ben ise geçmişte takılı kalmıştım. Ama yine de içimde bir umut vardı; belki yarın her şey daha güzel olurdu.

Reçeli kavanoza koyarken kendi kendime sordum: “Yalnızlık gerçekten kader mi? Yoksa biz mi kendimizi yalnızlığa mahkûm ediyoruz?”

Siz hiç yılbaşı gecesi yalnız kaldınız mı? Yalnızlıkla nasıl başa çıktınız? Benim gibi hisseden var mı?