Küçük Bir Evde Büyüyen Sessizlik: 65 Yaşında Hayata Yeniden Başlamak
“Anne, artık kendi hayatımızı kurduk. Lütfen kendine de biraz zaman ayır.”
Kızım Elif’in sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O gün, mutfağın ortasında elimde çay tepsisiyle öylece kalakalmıştım. Oğlum Murat ve küçük kızım Zeynep de başlarını öne eğmiş, bana bakmamaya çalışıyorlardı. Evin salonunda, eski koltukların üzerinde otururken, yıllarca çocuklarımın her ihtiyacına koşmuş bir anne olarak, ilk defa kendimi fazlalık gibi hissetmiştim.
65 yaşındayım. Hayatım boyunca hep başkaları için yaşadım. Sabahları erkenden kalkıp kahvaltı hazırladım, çocuklarımı okula gönderdim, eşim Mehmet’in gömleğini ütüledim, akşam yemeklerinde sofrayı donattım. Şimdi ise, küçük evimizin her köşesi sessizliğe gömülmüş durumda. Mehmet üç yıl önce kalp krizinden vefat ettiğinden beri, bu evde yalnızca anılarla yaşıyorum.
O gün çocuklarım ziyarete geldiklerinde, içimde bir umut vardı. Belki birlikte yemek yeriz, belki eski günlerden konuşuruz diye düşünmüştüm. Ama sohbetin ortasında Elif’in o cümlesiyle sarsıldım: “Anne, senin de mutlu olmaya hakkın var. Biz büyüdük, kendi ailelerimiz var artık.”
Bir anne için bundan daha acı bir gerçek olabilir mi? Onları büyütmek için gençliğimi feda ettim; şimdi ise bana ihtiyaçları yokmuş gibi hissediyorum. O gece yatağımda dönüp dururken, Mehmet’in fotoğrafına baktım. “Sen olsaydın ne yapardın?” diye fısıldadım karanlığa.
Ertesi sabah, alışkanlıkla yine erken kalktım. Ama evde kimse yoktu. Kahvaltı masasını hazırladım, sonra tek başıma oturdum. Yumurtamı soğuk soğuk yedim. Sonra pencereden dışarı baktım; bahçede açan gülleri gördüm. Birden içimde bir isyan yükseldi: “Ben de varım! Ben de hâlâ yaşıyorum!”
O gün ilk defa mahalledeki kadınlarla sabah yürüyüşüne katıldım. Komşum Ayşe abla bana gülümsedi: “Seni aramızda görmek ne güzel, Hatice!” dedi. Yıllardır adımı unuttuğumu fark ettim; herkesin annesi, herkesin eşi olmuştum ama Hatice kimdi?
Yürüyüşten sonra eve döndüğümde, eski dikiş makinemin başına oturdum. Gençken ne çok elbise dikerdim! Ellerim titreyerek makineyi çalıştırdım; ilk dikişim biraz yamuk oldu ama olsun… O an kendime söz verdim: Bundan sonra her gün kendim için bir şey yapacağım.
Günler geçtikçe çocuklarımın aramaları seyrekleşti. Başta canım yandı ama sonra alıştım. Mahalledeki kadınlarla örgü kursuna başladık. Her hafta yeni bir model öğreniyordum. Bir gün Zeynep aradı: “Anne, seni çok özledim,” dedi. “Ama sen de değiştin sanki… Daha mutlusun.”
Evet, değişmiştim. Artık her sabah bahçemde çiçeklerle konuşuyordum. Akşamları eski Türk filmlerini izliyor, bazen ağlıyor bazen gülüyordum. Komşularla çay saatleri düzenliyorduk; kahkahalarımız sokakları dolduruyordu.
Bir gün Elif torunumu getirdi. Küçük Defne bana sarıldı: “Babaanne, seninle bahçede oynamak çok güzel!” O an anladım ki; hayat sadece çocuklarımıza adanmış bir fedakârlık değilmiş. Kendimiz için de yaşamamız gerekiyormuş.
Ama yine de geceleri bazen yalnızlık çökerdi üstüme. Eski günleri düşünürdüm; Mehmet’le ilk tanıştığımız günü, çocukların doğduğu anları… Sonra aynaya bakar, yüzümdeki çizgilere dokunurdum: “Hatice, sen hâlâ buradasın,” derdim kendi kendime.
Bir akşam Murat aradı: “Anne, seninle gurur duyuyorum,” dedi. “Kendine yeni bir hayat kurdun.” O an gözlerim doldu; demek ki çocuklarım da benim değiştiğimi fark etmişti.
Şimdi bazen düşünüyorum: Yıllarca başkaları için yaşadıktan sonra insan kendisi için nasıl yaşamayı öğrenir? Yalnızlık gerçekten korkulacak bir şey mi yoksa yeni başlangıçların anahtarı mı?
Belki de asıl mesele şu: Çocuklarımız bizi bırakmıyor; sadece kendi yollarını çiziyorlar. Biz de kendi yolumuzu çizebilir miyiz? Siz hiç kendiniz için yaşamayı denediniz mi?