Kayınvalidemle Aynı Çatı Altında: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Yeter artık, Zeynep! Benim annem buraya yük olmaya gelmedi!” diye bağırdı eşim Murat, mutfağın kapısında öfkeyle bana bakarken. Elimdeki çay bardağı titredi, dudaklarımda biriken kelimeler boğazımda düğümlendi. Altı aydır kayınvalidemle aynı evde yaşıyoruz ve ben her geçen gün biraz daha kendimden uzaklaşıyorum.
Her şey kayınvalidem Şerife Hanım’ın dizinden ameliyat olmasıyla başladı. İlk başta gerçekten yardıma ihtiyacı vardı; tuvalete bile tek başına gidemiyor, banyoya girmeye korkuyordu. Tabii ki ona bakmak görevimdi, sonuçta aileydik. Ama zaman geçti, Şerife Hanım iyileşti, hatta geçen hafta komşu Ayşe Teyze’yle pazara bile gitti. Ama eve dönmek gibi bir niyeti yoktu.
Murat’ın kız kardeşi Elif de yeni doğum yapmıştı. “Ablamın hali ortada, annemi oraya gönderemeyiz,” dedi Murat defalarca. Ben de sustum, içime attım. Ama her sabah Şerife Hanım’ın yüksek sesli dualarıyla uyanmak, mutfakta kendi düzenimi kaybetmek, akşamları televizyonun sesini kısmak zorunda kalmak… Bunlar beni yavaş yavaş eritiyordu.
Bir gün işten eve döndüğümde Şerife Hanım koltuğa yayılmış, televizyonun sesini sonuna kadar açmıştı. “Zeynep kızım, bana bir çay koyuver de içim açılsın,” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. Kendi evimde misafir gibi hissetmekten yorulmuştum.
Murat’a açıldığımda ise beklediğim desteği bulamadım. “Annemin hali ortada, biraz daha sabret,” dedi. Oysa ben sabrımın sonuna gelmiştim. Annemle telefonda konuşurken gözyaşlarımı tutamıyordum artık. “Kızım, evlilik böyle bir şey işte,” dedi annem. “Fedakarlık yapacaksın.” Ama ben fedakarlık yaptıkça kendimden vazgeçiyordum.
Bir akşam yemek masasında Şerife Hanım yine lafı dolandırdı: “Elif’in evi küçük, yeni bebek var… Ben burada kalayım, size de yardımcı olurum.” Oysa mutfağa girdiğinde her şeyi dağıtıyor, benim düzenimi alt üst ediyordu. Bir gün dolabı açtığımda kendi reçellerimi bulamadım; hepsini komşulara dağıtmıştı. “Paylaşmak berekettir,” dedi bana gülerek. Ama ben paylaşırken kendimi kaybediyordum.
Murat ise annesinin yanında olmaktan memnundu. Akşamları üçümüz oturuyoruz, ben sessizce çay dolduruyorum, onlar eski günlerden konuşuyorlar. Bazen Murat bana dönüp “Sen de anlat biraz,” diyor ama anlatacak gücüm kalmadı.
Bir gece yatakta Murat’a döndüm: “Ne zaman kendi hayatımız olacak? Ne zaman sadece seninle ben olacağız?” dedim. O ise gözlerini kaçırdı: “Annemin bize ihtiyacı var.”
İçimde öyle bir yalnızlık büyüdü ki… Sabahları işe gitmek için evden çıkarken derin bir nefes alıyorum; akşam eve dönerken ise mideme kramplar giriyor. Arkadaşlarım soruyor: “Nasılsın?” diye… “İyiyim,” diyorum ama aslında hiç iyi değilim.
Bir gün iş yerinde patronum Asuman Hanım beni odasına çağırdı. “Zeynep, son zamanlarda dalgınsın, bir derdin mi var?” dedi. Gözlerim doldu; anlatamadım. Çünkü bu dert anlatılacak gibi değildi; bu dert içten içe kemiren bir yalnızlıktı.
Bir akşam Elif aradı: “Abla, annem nasıl? Çok özledim ama bebekle çok zorlanıyorum.” İçimden ona kızmak geçti ama sustum. Herkesin yükü kendine ağırdı.
Bir pazar günü Şerife Hanım’ın eski komşusu Fatma Teyze ziyarete geldi. Oturduk, çay içtik. Fatma Teyze bana dönüp “Senin gibi gelin zor bulunur kızım,” dedi. O an gözlerim doldu; kimse benim ne kadar zorlandığımı bilmiyordu.
Bir gece mutfakta ağlarken Şerife Hanım geldi yanıma. “Kızım, sen iyi misin?” dedi. İlk kez bana böyle sorduğunu duydum. “İyiyim anne,” dedim ama sesim titredi.
O gece Murat’la büyük bir kavga ettik. “Ben artık dayanamıyorum!” diye bağırdım. “Kendi evimde yabancı gibi hissediyorum!” Murat ise bana sırtını döndü: “Sen bencil oldun Zeynep.”
Bencil miydim? Kendi hayatımı istemek bencillik miydi? O gece sabaha kadar düşündüm.
Ertesi sabah işe gitmeden önce Şerife Hanım’la konuştum: “Anne, seni seviyorum ama artık kendi hayatımıza dönmemiz lazım.” Gözleri doldu; “Ben de sizi çok sevdim kızım,” dedi.
O gün Murat’la tekrar konuştuk. Bu sefer daha sakin, daha yorgun bir sesle: “Evliliğimizin temeli sarsılıyor Murat,” dedim. “Ya birlikte çözüm bulacağız ya da birbirimizi kaybedeceğiz.”
Şimdi düşünüyorum da; aile olmak ne kadar fedakarlık gerektiriyor? Peki ya kendi mutluluğumuzdan ne kadar vazgeçmeliyiz? Siz olsanız ne yapardınız?