Bir Tabakta Kırılan Hayaller: Aşk, Yoksulluk ve Aile Arasında Sıkışmak

“Sen de mi aynı tabaktan yiyeceksin, Emir?” diye sordu sevgilimin annesi, gözlerinde bir merak ve hafif bir utançla. O an, elimdeki çatalı havada unuttum. Koca bir tepsiye dökülmüş pilavın etrafında, herkes aynı kaşığı daldırıp çıkarıyordu. Ben ise çocukluğumdan beri her zaman kendi tabağımda yerdim; annem, “Her çocuğun hakkı ayrı, kimse kimsenin lokmasına göz dikmesin,” derdi. Bizim evde yoksulluk vardı ama onur da vardı, düzen de. Şimdi ise, İstanbul’un kenar mahallesinde, sevgilim Zeynep’in evinde, kendimi bambaşka bir dünyanın ortasında bulmuştum.

Zeynep’in babası, “Bizde böyledir oğlum, paylaşmak berekettir,” dedi gülümseyerek. Ama o gülümsemenin ardında bir yorgunluk, bir kabulleniş vardı. Gözüm Zeynep’e kaydı; o ise bana bakmamaya çalışıyordu. Sanki utanıyordu, sanki beni buraya getirdiği için pişmandı. İçimde bir huzursuzluk kıpırdadı. Benim ailem de fakirdi ama bizde herkesin bir tabağı olurdu, bulaşıkları sırayla yıkardık, hatta geçen ay annem büyük bir sevinçle ikinci el bir bulaşık makinesi almıştı. Burada ise tabak sayısı bile yetmiyordu.

Yemek boyunca konuşmadım. Her lokmada boğazım düğümlendi. Zeynep’in küçük kardeşi Elif, “Abi, sen neden yemiyorsun?” diye sordu safça. Zeynep hemen araya girdi: “Emir’in midesi biraz hassastır.” O an göz göze geldik ve bakışlarında bir özür vardı. Ama ben onun ailesine ayıp olmasın diye çatalımı pilava daldırdım.

Yemekten sonra Zeynep’le mutfağa geçtik. Bulaşıklar tezgahın üstünde dağ gibi yığılmıştı. “Bize garip mi geldi?” dedi Zeynep fısıltıyla. “Hayır,” dedim yalan söyleyerek, “herkesin düzeni farklı.” Ama içimde fırtınalar kopuyordu. Kendi ailemin yoksulluğu bile bana lüks gelmişti şimdi.

O gece eve dönerken kafam karmakarışıktı. Annem kapıyı açtı, “Nasıldı kız tarafı?” diye sordu merakla. “İyi,” dedim kısaca. Ama annem hemen anladı bir şeylerin ters olduğunu. “Bak oğlum,” dedi, “herkesin imtihanı farklıdır. Biz de çok çektik ama kimseye muhtaç olmadan yaşadık.”

Ertesi gün Zeynep’le buluştuğumda konu açıldı. “Sen bizimle dalga mı geçiyorsun?” dedi aniden, gözleri dolu dolu. Şaşırdım. “Ne dalgası Zeynep? Sadece alışık değilim.”

“Biliyorum,” dedi sesi titreyerek, “ama ben de senin evine ilk geldiğimde şaşırmıştım. Herkesin ayrı bardağı, ayrı tabağı… Bizde öyle lüks yok.”

O an anladım ki mesele tabak değilmiş; mesele alışkanlıklar, aileden gelen değerler ve yoksulluğun insanı nasıl şekillendirdiğiymiş. Ama yine de içimde bir huzursuzluk vardı; ya ailelerimiz bir araya gelirse? Ya benim annem onların evine gelirse ve aynı tabaktan yemek zorunda kalırsa? Ya Zeynep’in ailesi bizim soframıza oturursa ve kendilerini yabancı hissederse?

Bir hafta sonra Zeynep’in ailesi bizim eve davet edildi. Annem günlerce hazırlık yaptı; masa örtüsü serildi, en güzel tabaklar çıkarıldı. Zeynep’in annesi masaya otururken çekingen davrandı, babası ise sürekli etrafına bakındı. Yemek boyunca herkes sessizdi; sanki iki farklı dünya aynı masada buluşmuştu ama birbirine dokunamıyordu.

Yemekten sonra Zeynep’in annesi mutfağa yardım etmeye geldiğinde annem ona bulaşık makinesini gösterdi gururla: “Bakın abla, ikinci el ama çok iş görüyor.” Kadıncağız gözleri dolarak baktı makineye: “Bizim evde olsa çocuklar bayram ederdi.”

O gece Zeynep’le dışarı çıktık. “Sence biz bu farklara rağmen mutlu olabilir miyiz?” diye sordum ona. O ise gözlerini kaçırdı: “Bilmiyorum Emir… Bazen düşünüyorum da, belki de aşk yetmez.”

Günler geçtikçe aramızdaki mesafe büyüdü. Ben kendi ailemin değerlerine sıkı sıkıya bağlıydım; Zeynep ise ailesinin alışkanlıklarından utanıyordu ama değiştiremiyordu da. Bir gün kavga ettik; “Sen hep bizim eksiklerimizi yüzüme vuruyorsun!” diye bağırdı bana.

“Hayır!” dedim öfkeyle, “Ben sadece alışık değilim! Sen de benim ailemin düzenine yabancısın!”

O an ikimiz de sustuk. Çünkü gerçek buydu: Biz birbirimizin dünyasına yabancıydık ve bu yabancılık aramızda görünmez bir duvar örüyordu.

Bir akşam babamla balkonda otururken ona sordum: “Baba, sence insanlar farklı ailelerden gelince mutlu olabilir mi?”

Babam sigarasından derin bir nefes çekti: “Oğlum,” dedi ağır ağır, “mutluluk sadece aşkla olmuyor. Saygı olacak, anlayış olacak… Ama en önemlisi insan kendi köklerinden utanmayacak.”

O gece uzun uzun düşündüm. Zeynep’i seviyordum ama onun ailesinin yoksulluğu bana ayna tutmuştu; kendi yoksulluğumun bile ne kadar görece olduğunu anlamıştım. Belki de mesele sadece tabak değildi; mesele hayatlarımızın ne kadar farklı olduğuydu.

Bir sabah Zeynep’ten mesaj geldi: “Konuşmamız lazım.” Parkta buluştuk. Gözleri şişmişti ağlamaktan.

“Emir,” dedi titrek bir sesle, “ben seni çok seviyorum ama ailemden utanmak istemiyorum artık. Senin yanında kendimi hep eksik hissediyorum.”

“Ben de seni seviyorum Zeynep,” dedim, “ama ben de kendi ailemin düzeninden vazgeçemem.”

İkimiz de sustuk. Sonra o kalktı ve gitti.

Şimdi her akşam sofrada kendi tabağıma bakarken düşünüyorum: Acaba aşk gerçekten her şeyi aşmaya yeter mi? Yoksa bazı farklar asla kapanmaz mı?

Sizce insan sevdiği için kendi köklerinden vazgeçmeli mi? Yoksa her şeye rağmen olduğu gibi kalmalı mı?