Babamın Adıyla: Gölgede Kalan Hayatım ve Kendi Yolumu Bulma Mücadelem
“Baba, gerçekten bunu yaptın mı?” diye sordum, sesim titreyerek. O an, mutfağımızda asılı duran eski bakır tencerelerin yansımasında, babamın yüzündeki gölgeler daha da koyulaştı. Annem, elleriyle çay bardağını sımsıkı kavramış, gözlerini yere dikmişti. O an, hayatım boyunca hayranlıkla baktığım adamın gözlerinde ilk kez korku gördüm.
Benim adım Emre. Yirmi dokuz yaşındayım ve Karadeniz’in küçük bir kasabası olan Giresun’un Görele ilçesinde doğdum. Babam, Mehmet Ali Yılmaz, kasabanın yıllardır belediye başkanıydı. Herkes ona saygı duyar, adını duyunca bir adım geri çekilirdi. Ben ise hep onun gölgesinde kaldım; okulda, sokakta, işte… Herkesin bana “Başkanın oğlu” diye hitap etmesinden bıkmıştım. Kendi ismimle var olmayı, kendi kimliğimle tanınmayı istiyordum ama babamın adı her zaman önümde bir duvar gibi duruyordu.
O gece televizyonda çıkan haberle her şey değişti: “Görele Belediyesi’nde yolsuzluk iddiası!” Sunucunun sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Babamın adı, kasabanın meydanındaki saat kulesinden daha yüksek sesle yankılandı. Ertesi sabah kapımızın önünde gazeteciler vardı. Annem ağlıyordu; ben ise neye inanacağımı bilemiyordum.
Babam bana dönüp, “Oğlum, ben sana her zaman doğruyu söyledim,” dedi. Ama gözleri başka bir şey anlatıyordu. O an içimde bir şeyler koptu. Çocukluğumdan beri onun doğruluğuna, adaletine inanmıştım. Şimdi ise kasabanın yarısı onu hain ilan etmişti, diğer yarısı ise hâlâ ona körü körüne bağlıydı.
Bir hafta boyunca evden çıkmadık. Annem dua ediyor, ben ise odamda dört duvar arasında boğuluyordum. Telefonum susmuyordu: Eski arkadaşlarım arıyor, bazıları geçmiş olsun diyor, bazıları ise alaycı mesajlar atıyordu. İş yerinde ise patronum beni çağırıp, “Emre, bu süreçte biraz uzak kalman iyi olur,” dedi. Yani babamın gölgesi işimi de elimden almıştı.
Bir gece babamla baş başa otururken ona bağırdım: “Neden yaptın baba? Neden bizi bu hale getirdin?” O ise sessizce yere baktı. “Bazen doğru bildiğin yolda yürürken yanlışlar yaparsın oğlum,” dedi. Ama bu cevap bana yetmedi. İçimdeki öfke büyüdü; ona karşı duyduğum hayranlık yerini utanca bıraktı.
Kasabada dedikodular aldı başını gitti. Mahalledeki bakkal bile bana selam vermemeye başladı. Annem markete gitmeye çekiniyor, ben ise dışarı çıktığımda insanların bakışlarından kaçıyordum. Bir gün çocukluk arkadaşım Burak’la karşılaştım. “Emre, senin suçun yok ki,” dedi ama gözlerinde acıma vardı. O bakış beni daha da yaraladı.
Bir akşam annem ağlayarak yanıma geldi: “Oğlum, baban ne olursa olsun sen bizim gururumuzsun.” Ama ben kendimden utanıyordum. Babamı savunmakla ondan tamamen kopmak arasında gidip geliyordum. Herkesin gözünde ya hainin oğlu ya da babasının suçunu örtbas eden bir yalancıydım.
Bir gün kasabanın meydanında babamı protesto eden bir grup toplandı. Ellerinde pankartlar vardı: “Yolsuzluğa Hayır!” Babam evde sessizce otururken ben dışarı çıkıp onlara bakmaya cesaret ettim. Bir kadın yanıma yaklaşıp, “Sen de mi baban gibi olacaksın?” diye sordu. O an içimdeki öfke patladı: “Ben kimim biliyor musunuz? Sadece Emre’yim! Babamın hataları benim kaderim değil!” dedim ama sesim titriyordu.
O gece odamda sabaha kadar uyuyamadım. Kendi kimliğimi bulmak için ne yapmam gerektiğini düşündüm. Babamdan tamamen kopmak mıydı çözüm? Yoksa onunla yüzleşip kendi yolumu çizmek mi? Annem her zamanki gibi dua ediyordu; ben ise içimdeki fırtınayla boğuşuyordum.
Bir sabah babam yanıma geldi ve ilk kez ağladığını gördüm. “Oğlum, seni bu yükün altına soktuğum için özür dilerim,” dedi. O an içimdeki buzlar biraz olsun eridi ama yara hâlâ tazeydi.
Kasabada işler daha da kötüye gitti; babam görevden alındı ve hakkında dava açıldı. Evimize haciz memurları geldiğinde annem bayıldı. Ben ise o an kararımı verdim: Bu kasabada kalırsam hep babamın gölgesinde ezilecektim.
İstanbul’a taşındım; yeni bir iş buldum ve kimseye kim olduğumu söylemedim. İlk kez kendi ismimle var oldum; Emre olarak… Ama geceleri yalnız kaldığımda geçmişimden kaçamadığımı fark ettim. Babam hapisteydi; annem ise kasabada yalnız başına kalmıştı.
Bir gün annem aradı: “Oğlum, baban seni görmek istiyor.” İstanbul’dan Giresun’a dönerken içimde bir hesaplaşma vardı. Hapishane görüşme odasında babama baktım; yaşlanmıştı, gözleri sönmüştü.
“Baba,” dedim, “ben artık kendi yolumu çizmek istiyorum.” O ise başını salladı: “Seninle gurur duyuyorum oğlum.” O an içimde bir şeyler hafifledi ama geçmişin yükü hâlâ omuzlarımdaydı.
Şimdi İstanbul’da kendi ayaklarım üzerinde durmaya çalışıyorum ama bazen aynaya baktığımda hâlâ babamın gölgesini görüyorum. İnsan kendi kaderinden ne kadar kaçabilir ki? Sizce bir insan ailesinin hatalarından tamamen kurtulabilir mi? Yoksa geçmişimiz bizi sonsuza kadar takip eder mi?