Son Yazım: Bir Anadolu Kasabasında Kaybolan Hayaller

“Yeter artık, Zeynep! Ne zaman büyüyeceksin sen?” Annemin sesi, sabahın köründe mutfağın duvarlarında yankılandı. Elimdeki çay bardağını masaya öyle bir bıraktım ki, incecik cam çatladı. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Çünkü bu evde gözyaşı dökmek zayıflık sayılırdı. Babamın ölümünden sonra annemle aramızda kalan tek şey, birbirimize karşı biriktirdiğimiz öfkeydi. O sabah, güneş daha doğmamıştı ama içimdeki fırtına çoktan başlamıştı.

Küçük bir Anadolu kasabasında, Eskişehir’in kenarında, herkes birbirini tanır. Herkesin hikâyesi, dedikodusu, acısı ortaktır. Ama kimse kimsenin acısını anlamaz. Babamı iki yıl önce bir trafik kazasında kaybettik. O günden beri annemle ben, aynı evde iki yabancı gibi yaşıyoruz. Annem, babamın yokluğunu bana yükledi sanki. Her sabah, “Senin yüzünden oldu,” demese de gözleriyle bana bunu anlatıyor.

O sabah da öyleydi. “Zeynep, bak kızım,” dedi annem, sesi titrek ama kararlıydı. “Bu evde herkesin bir sorumluluğu var. Sen de artık çalışacaksın. Üniversite hayali falan yok! Komşunun kızı Ayşe de markette kasiyer oldu, bak ne güzel.”

İçimden bir şeyler koptu o an. Üniversiteye gitmek, şehir dışına çıkmak, kendi hayatımı kurmak istiyordum. Ama annem için bunlar hayalden ibaretti. O, beni burada tutmak istiyordu; babamın mezarına yakın, kasabanın dar sokaklarında sıkışıp kalmış bir hayatın içinde.

“Anne,” dedim sessizce, “Ben başka bir şey istiyorum. Benim hayallerim var.”

Annem gözlerini kaçırdı. “Hayal karın doyurmuyor Zeynep,” dedi. “Senin yaşında ben çoktan evlenmiştim.”

O an içimdeki öfke patladı. “Ben sen değilim! Ben burada çürümek istemiyorum!” diye bağırdım. Annem bir an sustu, sonra gözlerinden yaşlar süzüldü. O an pişman oldum ama geri adım atmadım.

O gün kasabanın sokaklarında saatlerce dolaştım. Her köşe başında babamın sesi kulağımda çınlıyordu: “Kızım, senin kanatların var. Uçmayı unutma.” Ama kanatlarım kırık gibiydi. Herkes bana acıyarak bakıyordu; “Babası öldü ya, ondan böyle asi,” diyorlardı arkamdan.

Akşam eve döndüğümde annem salonda oturuyordu. Televizyon açıktı ama ekrana bakmıyordu. Yanına oturdum, ikimiz de uzun süre konuşmadık.

Bir hafta boyunca aramızda buz gibi bir sessizlik vardı. Annem bana yemek hazırlıyor, ben de sessizce yiyor ve odama çekiliyordum. O hafta boyunca kasabada olan biten her şey kulağıma geliyordu: Ayşe’nin nişanlandığı, Mehmet’in askerden döndüğü, komşu teyzenin oğlunun İstanbul’a taşındığı… Herkes bir şekilde yolunu buluyordu ama ben olduğum yerde sayıyordum.

Bir gece, babamın eski ceketini giyip mezarlığa gittim. Yıldızlar gökyüzünde parlıyordu ama içimde karanlık vardı. Babamın mezarına oturdum ve fısıldadım: “Baba, ben ne yapacağım? Annemi bırakıp gitmek bencillik mi? Yoksa burada kalıp kendimi harcamak mı daha büyük günah?”

Cevap gelmedi tabii ki. Ama o gece karar verdim: Sınava tekrar hazırlanacaktım. Geceleri herkes uyurken ders çalışacak, gündüzleri anneme yardım edecektim. Belki annem bir gün anlar diye umut ettim.

Günler geçti, sınav günü geldi çattı. Annem hâlâ gönülsüzdü ama bana dua ettiğini söyledi. Sınavdan çıktığımda içimde bir huzur vardı; ne olursa olsun denemiştim.

Aylar sonra sonuçlar açıklandığında kazandığımı öğrendim: Ankara’da bir üniversite! Sevinçten ağladım ama anneme söylemeye korktum. Akşam yemeğinde sessizce söyledim: “Anne… Kazandım.”

Annem önce sustu, sonra gözleri doldu. “Gitmek istiyorsan git,” dedi kısık sesle. “Ama unutma; bu ev her zaman senin.”

O gece valizimi toplarken çocukluğumu da topladım sanki; eski oyuncaklarımı, babamdan kalan bir fotoğrafı ve annemin bana ördüğü atkıyı… Sabah otobüse binerken annem bana sarıldı; ilk defa uzun zamandır gerçekten sarıldı.

Ankara’ya vardığımda her şey yabancıydı; insanlar hızlı yürüyordu, kimse kimseye bakmıyordu bile. Ama içimde bir umut vardı: Belki burada kendimi bulabilirim diye düşündüm.

İlk zamanlar çok zorlandım; param yetmiyordu, yurtta kalıyordum, annemi özlüyordum. Ama her zorlukta babamın sözlerini hatırladım: “Kanatların var Zeynep.”

Bir gün annem aradı; sesi yorgundu ama huzurluydu: “Kızım, iyi misin?” dedi sadece.

“İyiyim anne,” dedim gözlerim dolarak. “Gerçekten iyiyim.”

Şimdi bazen düşünüyorum: Bir insan kendi yolunu seçtiğinde bencillik mi yapmış olur? Yoksa asıl bencillik, başkalarının hayalleriyle yaşamak mıdır? Siz olsanız ne yapardınız?