Aşkın Bedeni Olmaz: Elif ve Baran’ın Hikayesi

“Senin gibi bir kızla ne işi olur onun?” Annemin sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O gün mutfakta, ellerim titreyerek çay bardağını tepsiye koymaya çalışırken, gözlerimin önünde Baran’ın gülüşü vardı. Annem ise gözlerimin içine bakmadan, sanki ben orada yokmuşum gibi konuşuyordu. “Baran yakışıklı, iyi bir işi var. Sen… Sen ise…” Cümlesini tamamlamadı. Zaten tamamlamasına gerek yoktu; yıllardır aynada gördüğüm bedenim, annemin bakışlarında bir kez daha şekil bulmuştu.

Baran’la ilk tanıştığımızda, üniversitenin kantininde oturuyordum. Yan masada oturan arkadaş grubunun kahkahaları arasında, Baran’ın bana bakıp gülümsediğini fark ettim. O an içimden geçen tek şey, “Kesin dalga geçiyorlar,” oldu. Çünkü alışkındım; kilolu bir kadının başına gelebilecek en kötü şeylerden biri, insanların ilgisinin gerçek olup olmadığını sorgulamaktır. Ama Baran’ın bakışında bir oyun yoktu. Yanıma gelip, “Merhaba Elif, seninle tanışmak istiyorum,” dediğinde, kalbim yerinden fırlayacak sandım.

İlk başlarda her şey güzeldi. Baran’ın ailesiyle tanışacağım gün ise midemde koca bir taş vardı. Annesi kapıyı açtığında yüzünde donuk bir ifade vardı. “Hoş geldin,” dedi ama sesi soğuktu. Akşam yemeğinde Baran’ın babası, “Elif kızım, ne iş yapıyorsun?” diye sorduğunda, annesi tabağına bakarak ekledi: “Baran’ın çevresi geniştir, çok güzel kızlar tanır.” O an masada herkes sustu. Baran elimi tuttu ama ben o an küçüldüm, küçüldüm, yok oldum.

Baran bana hep destek oldu. “Seninle gurur duyuyorum Elif,” dediğinde gözlerime bakıyordu. Ama dışarıdan gelen baskılar bitmek bilmedi. Arkadaşlarım bile bazen acımasızdı. Bir gün lise arkadaşım Zeynep’le buluştuğumda, “Baran seni gerçekten seviyor mu? Yani… Biliyorsun işte…” dediğinde içimde bir şeyler kırıldı. İnsanların gözünde hep ‘fazla’ydım; fazla kilolu, fazla duygusal, fazla hayalperest…

Baran’la evlenmeye karar verdiğimizde ailem karşı çıktı. Annem, “Kızım, insanlar konuşur. Baran’ın ailesi seni istemiyor,” dedi. Babam ise sessizce başını salladı. Düğün hazırlıkları boyunca her gün yeni bir dedikodu kulağıma geliyordu: “Baran kesin Elif’i aldatır”, “Bu evlilik yürümez”, “Elif bu kiloyla nasıl gelinlik giyecek?”

Düğün günü geldiğinde, gelinliğimi giyerken annem arkamda durdu ve aynadan bana baktı. “Güzel olmuşsun,” dedi ama sesi titriyordu. Gözlerim doldu; çünkü o an annemin de benim için korktuğunu anladım. Belki de beni korumak istiyordu ama yanlış yoldan yapıyordu bunu.

Düğün salonuna girdiğimizde herkes bize bakıyordu. Kimisi fısıldaşıyor, kimisi telefonunu çıkarıp fotoğraf çekiyordu. Baran elimi sımsıkı tuttu ve kulağıma fısıldadı: “Seninle gurur duyuyorum.” O an bütün bakışlar silindi; sadece biz vardık.

Evliliğimiz kolay olmadı. Baran’ın annesi uzun süre bizimle konuşmadı. Her aile yemeğinde soğuk davranıyor, bana hep mesafeli yaklaşıyordu. Bir gün mutfakta yalnız kaldığımızda bana dönüp, “Baran daha iyisini hak ediyor,” dedi. Gözlerim doldu ama cevap vermedim; çünkü biliyordum ki ne söylesem değiştiremeyecektim.

Zamanla Baran’ın ailesi de alıştı bana ama tam anlamıyla kabullenmediler. Her bayram ziyaretinde içimde bir sıkıntı olurdu; acaba yine laf sokacaklar mı diye düşünürdüm.

Bir yıl sonra hamile kaldım. Bu sefer de başka bir baskı başladı: “Bu kiloyla hamilelik zor geçer”, “Bebeğe zarar gelir”, “Kendine dikkat et.” Doktor kontrollerinde bile hemşirelerin bakışlarını hissediyordum; sanki ben anne olmaya layık değilmişim gibi.

Defne doğduğunda her şey değişti. Onun minik ellerini tuttuğumda, bütün acılarım silindi sandım. Ama toplumun önyargısı Defne’ye de yansıdı; parkta oynarken diğer anneler bana uzaktan bakıyor, bazen çocuklarını yanımıza yaklaştırmıyorlardı.

Bir gün parkta otururken yanımıza bir kadın geldi ve Defne’ye bakıp, “Annesi misin?” diye sordu şaşkınlıkla. “Evet,” dedim gururla. Kadın baştan aşağı süzdü beni ve yüzünde küçümseyici bir ifade belirdi: “Hiç benzemiyorsunuz.” O an Defne’nin elini daha sıkı tuttum ve içimden dedim ki: “Ben onun annesiyim ve bu dünyadaki en güzel şey bu.”

Baran her zaman yanımda oldu ama bazen onun da yorulduğunu gördüm. Bir gece balkonda otururken bana dönüp, “Keşke insanlar sadece mutlu olduğumuzu görebilseydi,” dedi. O an ağladım; çünkü biz sadece sevilmek istiyorduk.

Şimdi Defne üç yaşında ve biz hâlâ mücadele ediyoruz. İnsanların bakışları değişmedi ama bizim birbirimize olan sevgimiz güçlendi. Bazen düşünüyorum: Neden insanlar başkalarının mutluluğunu kabullenmekte bu kadar zorlanıyor? Neden bir kadının bedeni üzerinden hayatı yargılanıyor?

Belki de en büyük savaşımız kendimizleydi; kendi özgüvenimizi bulmak, kendi değerimizi bilmek… Şimdi aynaya baktığımda kendimi seviyorum; çünkü biliyorum ki ben sevilmeye değerim.

Peki sizce de aşkın bedeni olur mu? Yoksa biz mi fazla cesuruz? Yorumlarda düşüncelerinizi paylaşır mısınız?