Kocaman Bir Ailede Küçük Bir Yalnızlık: Elif’in Hikayesi
“Elif abla, bu hafta sonu da çocukları lunaparka götürür müsünüz? Geçen hafta çok mutlu olmuşlardı.” Zeynep’in sesi telefonda yine aynı tonda, aynı beklentiyle yankılandı. O an mutfakta, ellerim bulaşık deterjanında, kafam ise bambaşka bir yerdeydi. Baran’ın gözleriyle buluştuğumda, onun da bu konuşmadan kaçmak istediğini anladım. Ama kaçamıyorduk. Çünkü Zeynep, Baran’ın tek kız kardeşi ve ailedeki herkesin gözbebeğiydi.
Baran’la evleneli sekiz yıl oldu. Onun sıcaklığı, merhameti ve bana olan sevgisiyle yeni bir hayata başlamıştım. Ama bu yeni hayatın yanında, Zeynep’in bitmek bilmeyen istekleri de gelmişti. Zeynep’in iki çocuğu vardı: Efe ve İpek. Onlar bizim çocuklarımız gibi olmuştu ama her hafta sonu, her tatil, her özel gün bizim üzerimize yıkılıyordu. Sanki Zeynep’in çocuklarını mutlu etmek sadece bizim görevimizmiş gibi…
Bir gün annemle telefonda konuşurken, sesim titredi: “Anne, bazen kendi çocuğum gibi ilgileniyorum Efe’yle İpek’le ama neden hep biz? Neden Zeynep’in eşi, ailesi ya da diğer kardeşleri değil de sadece biz?” Annem sustu. Sonra yavaşça, “Kızım, bazen insanlar en yakın gördüklerinden en çok şeyi isterler. Ama senin de bir sınırın var,” dedi.
Baran’la bu konuyu defalarca konuştuk. O da üzülüyordu ama Zeynep’e karşı hep yumuşaktı. “Elif, ablam zor bir dönemden geçiyor. Eşi işsiz kaldı, çocuklar evde sıkılıyor,” dediğinde içimde bir suçluluk duygusu kabarıyordu. Ama sonra kendi hayatıma bakıyordum: Kendi işim, kendi yorgunluğum, kendi hayallerim… Hepsi arka planda kalıyordu.
Bir akşam yemek masasında Baran’la tartıştık. “Baran, ben de insanım! Her hafta sonu onların çocuklarını gezdirmekten yoruldum. Kendi hayatımız yok mu bizim?” dedim gözlerim dolarak. Baran başını öne eğdi: “Haklısın Elif. Ama annem de ablam da senden çok şey bekliyor. Biliyorum, haksızlık bu.”
O gece uyuyamadım. İçimde bir öfke vardı ama aynı zamanda suçluluk da… Ertesi gün Zeynep aradı: “Elif abla, Efe’nin doğum günü geliyor. Onun için güzel bir pasta yapar mısın? Hem çocukları da seninle gezmeye götürürsün.” Sanki hiç yorulmamışım gibi…
Bir gün dayanamadım ve Zeynep’e açıkça söyledim: “Zeynep, seni ve çocuklarını çok seviyorum ama her şeyi bizden beklemen beni yoruyor. Başka kimse yok mu yardımcı olabilecek?” O an sessizlik oldu telefonda. Sonra sesi kırıldı: “Sen benim kardeşim gibisin Elif abla… Annem de hep senin ne kadar iyi olduğunu anlatıyor.”
O an anladım ki; ailede iyi olan, fedakâr olan hep daha fazlasını yapmak zorunda kalıyor. Ama bu yük bazen insanı yalnızlaştırıyor.
Bir hafta sonu Efe ve İpek’i lunaparka götürdüm yine de. Onların mutluluğunu görünce içimde bir huzur oldu ama akşam eve döndüğümde yorgunluktan ağladım. Baran yanıma gelip sarıldı: “Biliyorum çok yoruldun Elif. Ama belki de biraz daha sınır koymalıyız.”
O günden sonra Baran’la birlikte aileye karşı daha net olduk. Zeynep’e ve kayınvalideme açıkça söyledik: “Elif’in de dinlenmeye ihtiyacı var. Her hafta sonu çocuklara bakamayız.” İlk başta kırıldılar ama zamanla alıştılar.
Ama hâlâ bazen içimde bir burukluk var. Çünkü iyi olmak bazen insanı yalnız bırakıyor. Ailede fedakârlığın sınırı nerede başlar, nerede biter? Sizce insan ne zaman ‘hayır’ demeyi öğrenmeli?