Bir Bavulun İçine Sığmayan Hayatlar: Bir Göç Hikayesi
— Delirdin mi sen Zeynep?! Nereye koyacağım ben bu valizleri?!
Annemin sesi, mutfağın daracık duvarlarında yankılandı. Elimdeki iki büyük valizi yere bırakırken, oğlum Emir’in gözleri korkuyla bana baktı. Annem hâlâ telefondaydı, ama artık bana bakıyordu. “Benim evim bir oda, bir salon! Sen, Emir, bir de o koca valizler… Ben nereye sığacağım?”
Telefonun ucunda ablam Ayşe’nin sesi cılız geldi: “Anne, Zeynep’in başka gidecek yeri yok. Kriz var, kiralar uçmuş. Biraz idare et.”
Annem telefonu kapattı, bana döndü. “Senin yüzünden komşular ne diyecek? Kocanla kavga ettin diye buraya mı sığındın? Herkes konuşacak.”
İçimde bir şeyler kırıldı. Evet, eşimden ayrılmıştım. Krzysztof’la evliliğimiz Polonya’da başlamıştı ama İstanbul’da bitmişti. Oğlumla birlikte, başka çaremiz kalmamıştı. Ama annemin gözlerinde gördüğüm o yargılayıcı bakış… İşte ona hiç hazır değildim.
Emir sessizce valizlerden birini açmaya çalıştı. İçinden oyuncak arabasını bulup bana uzattı. “Anne, burada kalacak mıyız?”
Başımı salladım. “Bir süreliğine, oğlum.”
O gece annemin çekyatında üçümüz yan yana yattık. Annem sırtını dönmüş, derin derin nefes alıyordu. Ben ise tavanı izliyordum. Her şey ne zaman bu kadar zorlaştı? Polonya’dan dönerken umut doluydum; kendi ülkemde, ailemin yanında yeni bir başlangıç yapacaktım. Ama İstanbul’un acımasız gerçekleriyle yüzleşmek böyle olacaktı dememiştim.
Sabah kahvaltıda annem yine başladı: “Bak kızım, burada iş bulamazsan ne yapacaksın? Benim emekli maaşımla üç kişi geçinemeyiz. Komşu Hatice Hanım’ın kızı markette çalışıyor, istersen konuşayım.”
Başımı eğdim. Üniversite mezunuydum, iki dil biliyordum ama iş bulmak imkânsızdı. “Anne, ben de başvuruyorum zaten. Belki bir yerde sekreterlik bulurum.”
Annem kaşlarını çattı: “Senin diploman var diye kimse sana iş vermiyor artık. Herkes torpille giriyor. Bak, Ayşe bile hâlâ sözleşmeli öğretmen.”
Emir ekmeğini çaya batırırken sessizce dinliyordu. Oğlumun gözlerinde endişe vardı; çocuklar her şeyi hissederdi.
O gün iş görüşmesine gittim. Küçük bir ofiste sekreter arıyorlardı. Patronun ilk sorusu şuydu: “Eşinizle neden ayrıldınız?”
Donakaldım. “Kişisel sebepler,” dedim kısık sesle.
Adam başını salladı: “Çocuğunuz var mı?”
“Evet.”
“Biz yoğun çalışıyoruz, çocuğunuz hastalanırsa ne yapacaksınız?”
Cevap veremedim. O an anladım ki, İstanbul’da yalnız bir anne olmak demek; her gün yeniden sınanmak demekti.
Akşam eve döndüğümde annem kapıda bekliyordu: “Ne oldu? İş var mı?”
Başımı iki yana salladım. Annem iç çekti: “Bak kızım, ben sana söyleyeyim: Senin yaşında kadınlar ikinci kez evleniyor artık. Komşu Şükran’ın oğlu boşanmış, iyi de maaşı varmış.”
İçimde öfke kabardı: “Anne! Ben kimseye muhtaç olmak istemiyorum! Sadece biraz zaman ver bana.”
Annem sustu ama bakışlarıyla konuşmaya devam etti.
O gece Emir ateşlendi. Küçücük odada panikle ilaç ararken annem uykusundan uyandı: “Ne oldu yine?”
“Emir’in ateşi çıkmış.”
Annem homurdandı: “Çocuk hasta olunca hep böyle olur zaten… Benim de tansiyonum çıkacak!”
Sabaha kadar başında bekledim oğlumun. O an düşündüm: Belki de annem haklıydı; bu şehirde yalnız bir kadın olarak ayakta kalmak imkânsızdı.
Ertesi gün Ayşe aradı: “Zeynep, annemle tartışma artık. O da yaşlandı, kolay değil onun için de.”
Gözlerim doldu: “Ben de kolay yaşamıyorum Ayşe! Herkes bana akıl veriyor ama kimse yanımda durmuyor.”
Ayşe sustu. Sonra yavaşça dedi ki: “Belki de birlikte başka bir yol bulmalıyız. Benim yanımda kalabilirsin bir süre.”
Ama Ayşe’nin evi de küçüktü; o da eşiyle sorunlar yaşıyordu.
Günler böyle geçti. Annemle her sabah aynı tartışmalar; iş arama telaşı; Emir’in okula alışma çabası… Bir gün okuldan ağlayarak geldi: “Anne, arkadaşlarım bana ‘yabancı’ diyorlar.”
O an içimdeki bütün umutlar sanki yere düştü.
Emir’in başını okşadım: “Sen farklısın diye kimse seni üzemez oğlum.” Ama biliyordum ki bu şehirde farklı olmak kolay değildi.
Bir akşam annem sofrada patladı: “Bak Zeynep, ben yaşlandım artık! Bu yükü taşıyamam! Ya iş bulursun ya da başka bir yere gidersin!”
O an içimdeki bütün korkular su yüzüne çıktı. Nereye gidecektim? Kimseye yük olmak istemiyordum ama başka çarem yoktu.
O gece Emir uyuduktan sonra pencereden dışarı baktım. İstanbul’un ışıkları gözlerimi kamaştırdı. Bu şehirde binlerce insan benim gibi çaresizdi belki de… Herkes kendi bavulunu taşıyordu; kimisi umutla, kimisi yorgunlukla.
Ertesi sabah anneme döndüm: “Anne, ben iş bulana kadar burada kalmak zorundayım. Ama seni de anlıyorum; yük olmak istemiyorum. Söz veriyorum, ilk fırsatta kendi evimizi tutacağız.”
Annem gözlerini kaçırdı: “Ben de seni anlıyorum kızım… Ama hayat çok zorlaştı.”
İşte böyle… Her gün yeni bir mücadeleyle uyanıyorum bu şehirde. Her bavulda biraz geçmiş, biraz gelecek var. Peki sizce; insan kendi ailesine yük olmadan hayatta kalabilir mi? Yoksa hepimiz birbirimizin yükünü mü taşırız aslında?