Kırık Zamanların Kardeşliği: Yıllar Sonra Yeniden
“Yusuf, bak bana! Bir kere olsun gözümün içine bak!” diye haykırdım, sesim titreyerek. Annemin eski apartmanındaki dar koridorda, yılların biriktirdiği öfkeyle karışık bir korku vardı içimde. On yıl boyunca kardeşimle tek kelime konuşmamıştık. Şimdi ise, annemin ölümünden sonra kalan tek ailem oydu ve ben, o sessizliği bozmak için kapısına dayanmıştım.
Yusuf bana bakmadı. Ellerini cebine soktu, başını eğdi. “Ne istiyorsun benden, Emre?” dedi kısık bir sesle. O an, çocukluğumuzun o eski yaz akşamları gözümde canlandı. Birlikte çatıya çıkıp yıldızları saydığımız, babamızın gölgesinden saklandığımız günler… O zamanlar birbirimize sımsıkı sarılırdık. Şimdi ise aramızda görünmez bir duvar vardı.
“Bilmiyorum,” dedim. “Belki de sadece… konuşmak istiyorum. Annem gitti. Başka kimsemiz kalmadı.”
Yusuf’un dudakları titredi. “On yıl boyunca neredeydin Emre? On yıl! Annem hastayken, ben tek başıma uğraşırken neredeydin?”
Cevap veremedim. İstanbul’un kalabalığında kaybolmuş, kendi hayatımı kurmaya çalışırken ailemi ihmal etmiştim. Babamın ölümünden sonra annemle Yusuf’a sırtımı dönmüştüm. Oysa Yusuf, annemin hastalığıyla tek başına mücadele etmişti. Bunu biliyordum ama yüzleşmekten hep kaçmıştım.
Yusuf’un salonunda oturduk. Eski koltuklar, annemin ördüğü danteller hâlâ yerindeydi. Odanın köşesinde annemin bastonu duruyordu. Her şey yerli yerindeydi ama hiçbir şey eskisi gibi değildi.
“Biliyor musun,” dedi Yusuf, “annem son zamanlarda hep seni soruyordu. ‘Emre ne yapıyor, aradı mı?’ diye… Ben de yalan söyledim ona. ‘İyiymiş, çalışıyormuş’ dedim. Ama sen hiç aramadın.”
Gözlerim doldu. “Korktum,” dedim. “Yüzünüze bakmaya korktum. Annemin gözlerinde hep suçluluk gördüm. Senin gözlerinde de…”
Yusuf başını salladı. “Ben de sana kızgındım. Hâlâ da kızgınım. Ama şimdi annem yok ve… bilmiyorum, belki de birbirimizden başka kimsemiz kalmadı.”
Bir süre sessizce oturduk. Dışarıda çocuklar top oynuyordu, uzaktan ezan sesi geliyordu. İstanbul’un akşamı üzerimize çökmüştü.
“Hatırlıyor musun,” dedim, “babamın bizi dövdüğü o geceyi? Sen ağlamıştın, ben de seni korumaya çalışmıştım.”
Yusuf acı acı güldü. “O geceyi nasıl unuturum? Babam sarhoştu. Annem mutfakta ağlıyordu. Sen bana sarılıp ‘Geçecek’ demiştin.”
O an anladım ki, geçmişin yaraları hâlâ tazeydi. Babamızın şiddeti, annemizin çaresizliği bizi birbirimize bağlamıştı ama aynı zamanda ayırmıştı da.
“Ben seni hiç bırakmak istemedim Yusuf,” dedim fısıltıyla.
“Sen gittin Emre,” dedi Yusuf gözleri dolarak. “Ben burada kaldım. Annemle birlikte her gün o acıyı yaşadım.”
Birden öfkeyle ayağa kalktı. “Senin için hayat devam etti! Ben burada sıkışıp kaldım! Annemin ilaçlarını almak için gece gündüz çalıştım! Sen ise… sen ise kaçtın!”
Sözleri bıçak gibi saplandı içime. Haklıydı. Kaçmıştım.
“Biliyorum,” dedim sessizce. “Ama şimdi buradayım. Geçmişi değiştiremeyiz ama belki… belki bundan sonrası için bir şeyler yapabiliriz.”
Yusuf bir süre bana baktı, sonra gözlerini kaçırdı.
“Bilmiyorum Emre,” dedi yorgun bir sesle. “Bilmiyorum.”
O gece Yusuf’un evinde kaldım. İkimiz de fazla konuşmadık ama sabah kahvaltıda bana çay koyduğunda içimde bir umut filizlendi.
Ertesi gün birlikte annemin mezarına gittik. Toprağın başında uzun süre sessizce durduk. Yusuf dua etti, ben ise sadece içimden özür diledim.
Mezarlıktan dönerken Yusuf bana döndü: “Belki zamanla affederim seni,” dedi. “Ama kolay olmayacak.”
Başımı salladım. “Beklemeye hazırım,” dedim.
O günden sonra haftada bir buluşmaya başladık. Önce sadece havadan sudan konuştuk; sonra yavaş yavaş geçmişin acılarını paylaşmaya başladık.
Bir akşam Yusuf bana eski bir fotoğraf gösterdi: İkimiz çocukken, annemle babamın arasında gülümserken çekilmişiz.
“Bak,” dedi Yusuf, “o zamanlar mutluyduk.”
Fotoğrafa baktım ve içimde bir şey kırıldı.
“Belki yine mutlu olabiliriz,” dedim umutla.
Yusuf omzuma dokundu: “Belki…”
Şimdi düşünüyorum da; insan en çok sevdiklerine mi yabancılaşır? Yıllar sonra yeniden kardeşimle buluşmak bana hem acıyı hem umudu öğretti.
Sizce geçmişin yaraları gerçekten iyileşir mi? Yoksa sadece üstünü örtüp yaşamaya mı devam ederiz?