Hiç Olmayan Bir Aileye Özlem: Bir Akşamın Sessiz Çığlığı
“Yine mi geldin anne?” diye içimden geçirdim, anahtarımı kapının deliğine sokarken. Kapının arkasından gelen televizyon sesi, mutfaktan yayılan ağır yemek kokusu ve bir de o tanıdık, baskıcı sessizlik… Eve girmeden önce derin bir nefes aldım. Bugün iş yerinde patronumun azarlamalarına, müşterilerin bitmek bilmeyen şikayetlerine katlanmıştım; tek istediğim biraz huzurdu. Ama biliyordum ki, içeri adım attığım anda huzur kapının dışında kalacaktı.
Ayakkabılarımı çıkardım, montumu askıya astım. Salona doğru yürürken annemin sesi yankılandı koridorda: “Ayşe geldin mi kızım? Yemeği yeni koydum, soğutmadan gel.” Annem değil, kayınvalidemdi bu. Ama öyle alışmıştım ki ona ‘anne’ demeye, kendi annemden çok onunla vakit geçiriyordum artık. Eşim Murat ise her zamanki gibi koltuğa yayılmış, telefonunda bir şeyler izliyordu. Göz göze geldik, ama bakışlarında ne bir sıcaklık ne de bir merak vardı. Sanki ben bu evin misafiriydim.
Mutfakta kayınvalidem Hatice Hanım, elinde tahta kaşıkla tencerenin başında dönüp duruyordu. “Kızım, işten geldin yorgunsundur ama şu salatayı da sen yapıver,” dedi. Yorgunum demeye kalmadan, “Ben de sana yardım edeyim,” dedim istemsizce. Çünkü biliyordum ki, karşı çıkarsam ‘gelinlik görevimi’ yerine getirmemiş olacaktım. O an içimde bir şeyler kırıldı. Kendi evimde, kendi mutfağımda yabancıydım.
Salata yaparken Hatice Hanım başladı anlatmaya: “Bak kızım, Murat’ın çocukluğunda da böyleydi. Hiçbir şeyi beğenmezdi. Sen de biraz daha özenli olsan ya yemeklerde. Geçen gün yaptığına tuz koymamışsın.” Sustum. Çünkü konuşsam ağlayacaktım. Annem gibi bir kadın olamadığım için mi suçluydu gözlerinde? Yoksa Murat’ın mutluluğu için kendimi feda etmem mi gerekiyordu?
Yemek masasına oturduk. Murat’ın yüzünde hâlâ o donuk ifade vardı. Hatice Hanım ise sofrada bile bana talimatlar yağdırıyordu: “Tabağı Murat’a uzat kızım, suyu doldur kızım.” Bir an gözlerim doldu. Kendi annemi düşündüm; uzak bir Anadolu kasabasında yaşayan, bana her zaman ‘kendi ayaklarının üzerinde dur’ diyen kadını… Oysa burada, İstanbul’un göbeğinde, kendi evimde bile başkasının kurallarına uymak zorundaydım.
Yemekten sonra bulaşıkları yıkarken Murat yanıma geldi. “Annem biraz fazla karışıyor biliyorum ama idare et Ayşe,” dedi sessizce. “Sen de bir şey desene Murat! Benim yanımda olduğunu hissetmek istiyorum,” dedim titreyen bir sesle. O ise başını öne eğip sustu. O an anladım ki, bu evde yalnızdım.
Gece herkes odasına çekildiğinde salonda tek başıma oturdum. Pencereden dışarı baktım; karşı apartmanın ışıkları bir bir sönüyordu. Kaç kadın benim gibi hissediyordu acaba? Kaç kadın kendi evinde misafir gibiydi? Telefonumu elime aldım, annemi aramak istedim ama vazgeçtim. Ona üzülmesini istemezdim.
Ertesi sabah Hatice Hanım erkenden kalkıp kahvaltıyı hazırlamıştı bile. “Kızım kalksana, işe geç kalacaksın,” diye seslendi odama. Gözlerimi ovuşturarak mutfağa gittim. Masada yine Murat ve annesi vardı; ben ise sanki görünmezdim. Kahvaltı boyunca Hatice Hanım oğluna ballandıra ballandıra çocukluğunu anlatırken bana dönüp “Sen de çocuk istiyor musun artık?” diye sordu aniden. Boğazım düğümlendi. Çocuk… Bu evde bir çocuk büyütmek? Kendi kimliğimi bulamamışken, başka bir cana nasıl yol gösterebilirdim?
İşe giderken otobüste camdan dışarı bakarken düşündüm: Ben ne zaman kendi hayatımı yaşayacaktım? Ne zaman kendi kararlarımı verecektim? Akşam eve döndüğümde yine aynı tabloyla karşılaştım: Hatice Hanım mutfakta, Murat koltukta, ben ise arada sıkışmış bir gölge gibi…
Bir akşam dayanamadım; annemi aradım. “Anne,” dedim ağlamaklı bir sesle, “ben burada çok yalnızım.” Annem sustu önce, sonra yavaşça konuştu: “Kızım, kimse için kendini yok etme. Senin de hayallerin var.” O an karar verdim; bu böyle gitmeyecekti.
O gece Murat’la konuştum: “Murat, ben bu evde kendimi misafir gibi hissediyorum. Annene saygım sonsuz ama artık kendi düzenimizi kurmak istiyorum.” Murat önce şaşırdı, sonra öfkelendi: “Annem bizim iyiliğimiz için burada! Sen neden anlamıyorsun?”
Gözyaşlarımı tutamadım: “Ben de senin iyiliğin için buradayım ama kimse benim iyiliğimi düşünmüyor!” dedim ve odama kapandım.
Günler geçti, Hatice Hanım gitmedi. Murat’la aramızdaki mesafe büyüdü. Bir sabah işe giderken aynada kendime baktım; gözlerimin altı morarmıştı, yüzümde mutsuzluk çizgileri… O an kararımı verdim: Kendi hayatımı geri alacaktım.
Bir akşam iş çıkışı eve gitmedim; sahilde uzun uzun yürüdüm. Denizin kokusu içime doldu; özgürlüğün kokusuydu bu. Eve döndüğümde Murat ve annesi yine salondaydı. Sessizce eşyalarımı topladım; annemi aradım ve “Anne, geliyorum,” dedim.
O gece annemin evinde uyudum; ilk defa huzurla… Sabah uyandığımda güneş pencereden içeri süzülüyordu; içimde hafiflik vardı.
Şimdi buradayım; kendi odamda, kendi hayatımı kurmaya çalışıyorum. Belki yalnızım ama en azından kendimim artık.
Siz hiç kendi evinizde misafir gibi hissettiniz mi? Bir kadın olarak kendi hayatınızı savunmak için nelerden vazgeçtiniz? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın…