Bir Günlükte Başlayan Fırtına: Zeynep’in Sessiz Çığlığı

“Zeynep, yine mi düşük not? Ne zaman akıllanacaksın sen?” Annemin sesi mutfaktan yankılanırken, elimdeki defteri sımsıkı kavradım. İçimde biriken öfkeyi yutkunarak bastırmaya çalıştım. O an, sanki tüm ev üzerime yıkılıyordu. Babam yine yoktu; iş gezisinde olduğunu söylemişti ama ben onun aslında annemle tartışmamak için evden kaçtığını biliyordum.

Odamın kapısını hızla kapattım. Yatağıma oturup nefes almaya çalıştım. Gözlerim doldu, ama ağlamak istemedim. Güçlü olmam gerektiğini hep söylediler bana. Ama insan ne kadar dayanabilir ki? Defterimi açtım, kalemi elime aldım ve yazmaya başladım:

“Bugün yine annemle tartıştık. Bazen keşke başka bir ailem olsaydı diyorum. Kimse beni anlamıyor. Okulda da yalnızım. Herkesin bir grubu var, benimse sadece kitaplarım.”

Birden telefonum titredi. Mesaj Zeynep’ten: “Yarın kütüphaneye geliyor musun?”

Cevap yazmadım. Çünkü gitmek istemiyordum. Orada da kendimi yabancı hissediyordum. Arkadaşlarımın çoğu ya sevgilisiyle ya da başka gruplarla takılıyordu. Ben ise hep kenarda, sessizce onları izliyordum.

Akşam yemeğinde annem yine başladı:

“Zeynep, bak kızım, bu notlarla hiçbir yere varamazsın. Senin yaşında ben çalışıyordum, ailene destek oluyordum.”

“Anne, lütfen… Biraz susar mısın?”

Annemin gözleri büyüdü, şaşkınlık ve öfke arasında gidip geldi.

“Bana nasıl böyle konuşursun? Ben senin iyiliğin için uğraşıyorum!”

Başımı önüme eğdim. Babam olsaydı belki araya girerdi ama o yoktu. Sofrada sessizlik hâkim oldu. Çatal bıçak sesleri arasında boğuluyordum.

Gece olunca, pencereden dışarı baktım. Karşı apartmanın ışıkları bir bir sönüyordu. Herkesin bir hayatı vardı; benimse sadece sorularım ve cevapsız kalan duygularım…

Ertesi gün okulda öğretmenim Elif Hanım beni kenara çekti.

“Zeynep, son zamanlarda çok dalgınsın. Bir sorun mu var?”

Gözlerim doldu ama konuşamadım. Sadece başımı salladım.

“Bazen konuşmak iyi gelir,” dedi yumuşak bir sesle.

Ama ben konuşmak istemiyordum. Çünkü kimse anlamazdı ki…

Öğle arası kantinde tek başıma otururken, Ayşe yanıma geldi.

“Zeynep, neden hep yalnızsın? Gel bizimle otur.”

İçimden “Hayır” demek geçti ama dudaklarım kıpırdamadı. Sadece başımı salladım ve kalkıp onların masasına gittim. Masada herkes kendi derdindeydi; biri sevgilisinden bahsediyor, diğeri sınav stresinden şikâyet ediyordu. Ben ise sadece dinliyordum.

O akşam eve döndüğümde annem kapıda bekliyordu.

“Zeynep, babanla konuştuk. Seni psikoloğa götürmek istiyoruz.”

Bir an donup kaldım. “Ben deli miyim?” diye bağırdım.

Annemin gözleri doldu. “Hayır kızım, ama yardım alman gerektiğini düşünüyoruz.”

O an içimde bir şeyler kırıldı. Annemin bana acıdığını hissettim ve bu daha da kötüydü.

Odamda yatağıma uzandım ve tavanı izledim. Düşünceler beynimi kemiriyordu: Neden kimse beni olduğum gibi kabul etmiyor? Neden hep daha fazlası isteniyor?

Bir hafta sonra psikolog randevum vardı. Gittik. Odaya girdiğimde genç bir kadın gülümsedi:

“Merhaba Zeynep, hoş geldin.”

Başımı eğdim.

“Burada güvendesin. İstersen hiçbir şey anlatmak zorunda değilsin.”

İlk başta konuşmadım. Ama sonra içimdeki fırtına patladı:

“Herkes benden bir şeyler bekliyor ama kimse ne hissettiğimi sormuyor! Annem sürekli eleştiriyor, babam hep yok… Okulda yalnızım… Bazen yaşamak istemiyorum…”

Psikolog uzun uzun dinledi. Sonra yavaşça konuştu:

“Zeynep, yalnız değilsin. Hissettiklerin çok gerçek ve önemli.”

O an ilk defa biri beni anladı gibi hissettim.

O günden sonra her hafta terapiye gittim. Annemle de konuşmaya başladık; önce çok zordu ama zamanla birbirimizi daha iyi anlamaya başladık.

Bir gün annem yanıma oturdu ve elimi tuttu:

“Kızım, seni anlamadığımı biliyorum ama deniyorum. Sen de bana anlatmaya devam et olur mu?”

Gözyaşlarımı tutamadım; sarıldık.

Şimdi geriye dönüp bakınca düşünüyorum: Acaba kaçımız ailemize gerçekten kendimizi anlatabiliyoruz? Kaçımız yalnızlığımızı saklamak zorunda kalıyoruz? Siz hiç böyle hissettiniz mi?