Bir Zamanlar Kalabalık, Şimdi Sessiz: Doğum Günümdeki Yalnızlık
“Bugün doğum günüm,” dedim kendi kendime, mutfağın köşesinde duran eski sandalyeye otururken. Telefonumun ekranına baktım; ne bir mesaj, ne bir arama. Sanki herkes, benle birlikte geçen o eski güzel günleri unutmuştu. Annemle babamın tartışmalarının yankısı hâlâ kulaklarımda çınlarken, çocukluğumun geçtiği bu kasabada, artık bana ait hiçbir şey kalmamış gibi hissediyordum.
Bir zamanlar, arkadaşlarım Ece, Burcu ve Melis’le birlikte kahkahalar atardık. Lise çıkışında kasabanın tek pastanesinde oturur, hayallerimizi konuşurduk. Ben İstanbul’a gidip gazeteci olacaktım, Ece doktor, Burcu ise öğretmen. Melis’in ise tek hayali, ailesinin marketini büyütmekti. O zamanlar hayat çok daha kolaydı; en azından öyle sanıyorduk.
Ama sonra her şey değişti. Babam bir gece eve sarhoş geldiğinde annemle öyle bir kavga ettiler ki, o günden sonra evimizdeki huzur bir daha geri gelmedi. Annem, “Yeter artık!” diye bağırırken ben odama kaçtım, yorganın altına saklandım. Ertesi sabah annem valizini topladı ve beni de yanına alıp teyzemin evine götürdü. Babam ise arkamızdan tek bir kelime etmedi.
O günden sonra kasabada herkes bize acıyarak bakmaya başladı. Arkadaşlarımın anneleri, “Yazık oldu o kıza,” diye fısıldaşıyordu. Ben ise her gün biraz daha içine kapanan birine dönüştüm. Ece’yle aramızda mesafeler oluştu; Burcu başka bir şehre taşındı, Melis ise ailesinin marketinde çalışmaya başladı ve bana uğramaz oldu.
Liseyi bitirdiğimde İstanbul’a gitme hayalim hâlâ içimdeydi ama annem, “Beni burada yalnız bırakma,” dediğinde susup kaldım. O an anladım ki, bazı hayaller sadece hayal olarak kalıyormuş. Kasabanın küçük kütüphanesinde memur olarak işe başladım. Her gün aynı yüzler, aynı kitaplar, aynı sessizlik…
Bugün ise doğum günüm. Annem sabah erkenden işe gitti, babamdan ise yıllardır haber yok. Teyzem geçen hafta aradı ama sadece “İyi misin?” diye sordu, cevabımı bile beklemeden kapattı telefonu. Arkadaşlarımın sosyal medya hesaplarına baktım; Ece İstanbul’da bir hastanede çalışıyor, Burcu evlenmiş ve iki çocuk annesi olmuş, Melis ise marketi büyütmüş ve kasabanın en zenginlerinden biri olmuş. Hiçbiriyle konuşmayalı yıllar oldu.
Telefonum çaldı birden; heyecanla açtım ama banka reklamıymış. İçimdeki umut bir kez daha kırıldı. Mutfağa gidip kendime küçük bir pasta yaptım; mum bile yoktu evde, kibritle üfledim pastanın üstünü. “İyi ki doğdun Zeynep,” dedim kendi kendime, gözlerim dolarken.
O sırada annem geldi eve. Yorgun ve asık suratlıydı. “Bugün doğum günüm anne,” dedim sessizce. Bir an durdu, bana baktı ve “Unutmuşum kızım,” dedi sadece. Sonra odasına çekildi. O an içimde bir şeyler koptu sanki.
Gece olunca pencereden dışarı baktım; kasabanın sokak lambaları bile sanki bana inat yanmıyordu bu gece. İçimdeki yalnızlık büyüdükçe büyüdü. Kütüphanede okuduğum romanlardaki karakterler gibi hissettim kendimi; hep başkalarının hikâyesinde figüran kalmıştım.
Birden telefonuma bir mesaj geldi: “Doğum günün kutlu olsun Zeynep.” Gönderen numara yoktu kayıtlı; merakla cevap verdim: “Kim?”
“Ben Melis,” diye yazdı karşı taraf. “Seni özledim.”
Gözlerimden yaşlar süzüldü; yıllardır ilk defa biri bana gerçekten dokunmuştu sanki. “Ben de seni özledim,” yazdım titreyen ellerimle.
O gece uzun uzun konuştuk Melis’le; geçmişi, kaybolan yılları ve kırılan hayalleri… Meğer o da yalnızmış; kasabanın en zengini olmuş ama içindeki boşluğu hiçbir şey dolduramamış.
Sabaha karşı pencereden dışarı bakarken düşündüm: Belki de yalnızlık sadece benim kaderim değildi; belki de hepimiz bir şekilde yalnızdık bu kasabada.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç doğum gününüzde arayacak kimseniz olmadığını hissettiniz mi? Yalnızlık sadece bana mı ait, yoksa hepimizin ortak hikâyesi mi?