Rüzgarda Tutuşan Bir Mum: Bir Hemşirenin Hayatla Savaşı

“Zeynep, baban ameliyattan çıkamadı… Çok uğraştık, ama kalbi dayanamıyor.” Doktorun sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O an ameliyathanenin soğuk, beyaz ışıkları altında, maskemi ve eldivenlerimi çıkarırken ellerim titriyordu. Yıllardır hemşire olarak nice ölümle burun buruna geldim ama bu kez hasta benim babamdı.

O sabah hastaneye koşarken annemin sesi hâlâ kulağımdaydı: “Kızım, babanı bırakma, yanında ol!” Ama ben, görevim gereği ameliyathanede başka bir hastanın başındaydım. Babamın ameliyatını başka bir ekip üstlenmişti. İçimdeki suçluluk duygusu, göğsümde bir taş gibi oturmuştu.

Ameliyathaneden çıktığımda koridorda annemle göz göze geldik. Gözleri kan çanağına dönmüş, elleriyle başörtüsünü sıkıca tutuyordu. “Zeynep, ne olur bir şey söyle… Baban yaşayacak mı?” dedi titrek bir sesle. Ne diyebilirdim ki? O an hem hemşireydim hem de çaresiz bir evlat.

Babam, yıllarca bu ülkenin taşında toprağında çalışmış, üç çocuğunu okutmak için gece gündüz didinmişti. Emekli olduktan sonra kalp hastalığı baş göstermişti. Devlet hastanesinde randevu almak aylar sürüyordu; özel hastaneye ise paramız yetmiyordu. Sonunda bir tanıdık vasıtasıyla ameliyat günü ayarlayabilmiştik. Ama şimdi…

Kardeşim Mehmet, Ankara’dan gece otobüsüyle gelmişti. Koridorda beni görünce gözleri doldu: “Ablam, babamı kaybedersek annem ne yapar?” dedi. Ona sarıldım, ama içimdeki boşluk büyüyordu. Annem ise dua etmekten başka bir şey yapamıyordu.

Babamın ameliyatı sırasında başka bir hastanın başında olmak zorundaydım. O hasta da yaşlı bir kadındı; torunları başında ağlıyordu. Herkesin bir hikâyesi vardı bu hastanede. Ama o gece benim hikâyem, babamla birlikte ölümle dans ediyordu.

Saatler geçtikçe umutlarımız tükeniyordu. Yoğun bakım kapısında beklerken annem bana döndü: “Sen hemşiresin ya kızım, bir şeyler yapamaz mısın?” dedi. O an içimdeki acı öfkeye dönüştü. Yıllarca ailem bana gururla baktı; ‘kızımız doktor gibi hemşire oldu’ dediler. Ama şimdi elimden hiçbir şey gelmiyordu.

Babamın yoğun bakımda geçirdiği her dakika bana yıllar gibi geliyordu. Arada bir içeri girip nabzını kontrol ediyordum; elleri buz gibiydi. “Baba, ben buradayım,” diye fısıldadım kulağına. Gözlerini araladı; yorgun bir gülümseme belirdi dudaklarında. “Kızım… Annene sahip çık,” dedi kısık bir sesle.

O an gözyaşlarımı tutamadım. Hemşire Zeynep değil, sadece babasının küçük kızıydım artık.

Gece yarısı doktorlar yanımıza geldi. “Durumu kritik, sabaha çıkarsa umut var,” dediler. Annem yere çöktü, ellerini açıp dua etmeye başladı. Mehmet ise sessizce ağlıyordu.

Hastanenin soğuk koridorlarında sabahı beklerken aklımdan geçenleri kimse bilmezdi. Türkiye’de sağlık çalışanı olmak kolay değildi; her gün ölümle yaşam arasında ince bir çizgide yürüyorduk. Ama bu kez o çizginin öteki ucunda kendi babam vardı.

Sabah ezanı okunurken yoğun bakımdan çağrıldık. Babamın kalbi durmuştu; doktorlar son kez müdahale ediyordu. İçeri girdiğimde monitörün sesi kesilmişti. Babam artık yoktu.

Annem feryat etti: “Zeynep! Sen hemşiresin ya! Neden kurtaramadın babanı?”

O an içimdeki tüm duvarlar yıkıldı. Annemin acısı bana öfke olarak dönmüştü; kardeşim ise köşede sessizce ağlıyordu.

Cenaze günü köyümüze döndük. Komşular başsağlığına geldi; herkes bana bakıyordu. “Hemşire kızımız babasını kurtaramadı,” diye fısıldaşıyorlardı arkamdan.

Babamı toprağa verirken ellerim titriyordu; mezarın başında diz çöktüm ve içimden haykırdım: “Baba, affet beni… Sana yetemedim.”

Günler geçtikçe ailemdeki huzursuzluk büyüdü. Annem bana soğuk davranmaya başladı; kardeşim ise içine kapandı. Evdeki sessizlik beni boğuyordu.

Bir akşam annemle mutfakta karşılaştık. Bana bakmadan konuştu: “Senin yüzünden baban gitti.”

O an içimdeki acı öfkeye dönüştü: “Anne! Ben elimden geleni yaptım! Ben de babamı kaybettim!”

Ama annem suskunluğunu bozmadı; gözlerinden yaşlar süzüldü.

İşe döndüğümde hastanedeki arkadaşlarım bana sarıldı; ama kimse acımı tam olarak anlayamazdı. Herkes kendi derdindeydi bu ülkede.

Bir gece nöbetinde yaşlı bir adam geldi acile; kalp krizi geçiriyordu. Onu kurtarmak için elimden geleni yaptım ve başardık. Ama o an babamı düşündüm: Neden onu kurtaramadım?

Hayat devam ediyor diyorlar ya… Ama bazı acılar insanın içine işliyor ve asla geçmiyor.

Şimdi her sabah işe giderken aynaya bakıyorum ve kendime soruyorum: Gerçekten suçlu ben miyim? Yoksa bu sistemde herkes biraz kurban mı?

Siz olsaydınız ne yapardınız? Ailenizin yükünü taşırken kendi acınızla nasıl başa çıkardınız? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın…