Demir Kadının Ardındaki Gözyaşları: Bir Türk Kadınının Sessiz Mücadelesi
“Yine mi geç kaldın Zeynep Hanım? Senin gibi bir genel müdürden bunu beklemezdim.”
Ali Bey’in sesi toplantı odasında yankılandığında, gözlerim bir anlığına yere kaydı. O an, içimdeki fırtına dışarıdan bakınca sadece soğuk bir bakış olarak yansıyordu. Kimse bilmezdi, sabah annemin hastaneye kaldırıldığı haberiyle uyanıp, ağlamaktan gözlerim şişmiş halde şirkete geldiğimi. Kimse bilmezdi, her sabah aynada kendime “Güçlü ol Zeynep, kimseye zayıflığını gösterme” dediğimi.
İstanbul’un göbeğinde, camdan kulelerin arasında yükselen şirketimizin en üst katında, herkesin korktuğu o kadın bendim. Çalışanlarım bana “Demir Zeynep” derdi. Kimseyle gereksiz konuşmaz, duygularımı belli etmezdim. Herkes benden çekinir, arkamdan fısıldaşırdı: “Biraz insan olsa keşke.” Ama kimse, bu kabuğun altında neler sakladığımı bilmezdi.
Bir gün, toplantıdan sonra odamda otururken kapı çaldı. Asistanım Elif başını uzattı:
“Zeynep Hanım, anneniz arıyor.”
Telefonu elime aldığımda annemin sesi titriyordu:
“Kızım… Doktorlar iyi şeyler söylemedi. Yarın ameliyat varmış.”
O an içimde bir şeyler koptu. Ama sesim yine buz gibiydi:
“Tamam anneciğim, yanında olacağım.”
Telefonu kapattıktan sonra masamda ellerimi sıktım. O an çocukluğuma döndüm. Babamın her akşam eve sarhoş geldiği, annemin gözyaşlarını gizlemeye çalıştığı o eski günlere… Babam bana hep şöyle derdi:
“Kadın dediğin sessiz olur, başını eğmesini bilir. Okuyup da ne olacaksın?”
Ama ben hep başkaldırdım. Üniversiteyi kazanıp İstanbul’a geldiğimde cebimde sadece otobüs param vardı. Annem gizlice verdiği altın küpeleri satmamı istemişti:
“Sen güçlü ol kızım. Benim gibi olma.”
İşte o günden beri güçlü olmaya yemin ettim. Ama güç bazen insanı yalnızlaştırıyor. Şirketteki herkes bana mesafeli davranıyor, dostum yok gibi hissediyordum. Bir tek Elif bazen gözlerimin içine bakıp “İyi misiniz?” diye sorardı. Ama ona bile duvar örmüştüm.
O gece annemin yanında hastane odasında sabahladım. Annem uyurken elini tuttum, içimden ağlamak geldi ama gözyaşlarımı yuttum. Sabah şirkete döndüğümde yine o soğuk maskemi taktım.
Bir gün, şirkette büyük bir kriz çıktı. En büyük müşterimizle anlaşma iptal olmuştu. Yönetim kurulu toplantısında herkes birbirine suç atarken ben ayağa kalktım:
“Bu şirketi ben buraya getirdim, yine ben kurtaracağım!”
Ama içimde bir boşluk vardı. O gün akşam eve dönerken arabada radyoda eski bir şarkı çalıyordu: “Bir başkadır benim memleketim…” Gözlerim doldu. Yalnızdım. Başarılarımın arasında kaybolmuş, kimseye güvenemeyen bir kadındım.
Bir akşam kardeşim Cem aradı:
“Ablacığım, annem seni çok özlüyor. Biraz daha yanında olsan…”
Sinirlendim:
“Cem! Ben bu aile için çalışıyorum! Her şeyi sırtlayan benim!”
Ama telefonu kapattıktan sonra kendime kızdım. Belki de haklıydı… Annem için güçlü olmaya çalışırken ona en çok ihtiyacı olduğu anda yanında olamıyordum.
Bir sabah şirkete geldiğimde masamda bir zarf buldum. İçinde Elif’in yazdığı bir not vardı:
“Bazen güçlü olmak için zayıflığını göstermek gerekir.”
O an gözyaşlarımı tutamadım. Odamda sessizce ağladım. Belki de ilk defa…
O gün şirketteki herkesi topladım ve ilk defa kendimi açtım:
“Biliyorum, bana karşı mesafelisiniz. Ama ben de insanım. Ben de yoruluyorum, ben de üzülüyorum. Hepinizin yaşadığı gibi aile sorunlarım var, korkularım var… Ama birlikte olursak bu şirketi daha iyi yerlere getirebiliriz.”
O an odada bir sessizlik oldu. Sonra Elif yanıma gelip elimi tuttu:
“Yalnız değilsiniz Zeynep Hanım.”
O günden sonra işler değişti. Çalışanlar bana daha çok yaklaştı, ben de onlara güvenmeyi öğrendim. Annemin ameliyatı başarılı geçti ve ona daha çok vakit ayırmaya başladım.
Ama hâlâ geceleri bazen aynada kendime bakıp soruyorum:
“Güçlü olmak mı önemli, yoksa insan kalabilmek mi?”
Sizce hangisi? Siz hiç güçlü görünmek zorunda kaldınız mı?