Yalnızlığın Kıyısında: Bir Hayatın Sessiz Çığlığı
— Yine mi yalnız kahvaltı, Gülseren? diye içimden geçirdim, çay bardağını yavaşça lavaboya bırakırken. Mutfağın camından dışarı baktım; karşı apartmanın balkonunda çamaşır asan Ayşe Hanım’ı gördüm. Onun da yüzünde bir yorgunluk, bir bıkkınlık vardı. Ama en azından yalnız değildi. Benimse evim, eşimin ölümünden beri sessizliğe gömülmüş bir mezar gibi.
Her sabah aynı: Saat yedi buçukta uyanırım, eski radyomda hafif bir Türk sanat müziği açarım. Evin içinde dolaşan tek ses o olur. Oğlum Emre, üniversiteyi bitirip Ankara’ya taşındığından beri bu evde sadece ben ve anılarım var. Kızım Elif ise evlendi, İzmir’e gitti. Arada bir arar, “Anne, iyi misin?” der ama sesindeki telaş, kendi hayatının ağırlığını gizleyemez.
Bir sabah, kahvaltı masasını toplarken kapı çaldı. Annemden kalma eski saat on birde çalardı genelde kapı; ya komşu gelir ya da postacı. Ama bu kez gelen kimseyi beklemiyordum. Kapıyı açtığımda karşımda kardeşim Nermin’i gördüm. Yüzünde endişe vardı.
— Gülseren abla, iyi misin? Yine seni düşünmeden edemedim. Bir uğrayayım dedim.
Sesi titrek, gözleri dolu doluydu. İçeri aldım, birlikte oturduk. Bir süre sessizce çay içtik. Sonra Nermin dayanamayıp sordu:
— Abla, neden bu kadar içine kapanıyorsun? Etrafında insanlar var, çocukların var…
Bir an sustum. Gözlerim doldu. “Neden?” diye düşündüm. Çünkü kimse anlamıyor; yalnızlık sadece fiziksel bir şey değil ki… Evin içinde yankılanan sessizlik, insanın içini kemiren bir kurt gibi.
— Nermin, bazen insan kalabalıkta da yalnız olurmuş. Benim yalnızlığım başka…
Nermin bana sarıldı. O an, yıllardır içimde tuttuğum gözyaşları döküldü. Eşim Ahmet’in ölümünden sonra her şey değişmişti. Oysa ne hayallerimiz vardı… Emekli olunca Ege’ye yerleşecektik, küçük bir bahçede domates yetiştirecektik. O hayaller şimdi eski fotoğraflarda kaldı.
O gün Nermin gittikten sonra eski albümleri çıkardım. Ahmet’in gençlik fotoğrafına baktım; gülümsüyordu. “Beni bırakıp gitmek zorunda mıydın?” dedim içimden. O gece uyuyamadım; geçmişin ağırlığı göğsümde bir taş gibi duruyordu.
Bir hafta sonra Elif aradı.
— Anneciğim, seni çok özledim. İzmir’e gelsene biraz?
İçimde bir kıpırtı oldu ama sonra hemen susturdum kendimi. “Ya onların düzenini bozarım,” dedim. “Ya torunum bana alışamaz?”
Ama Elif ısrar etti:
— Anne, lütfen… Senin de biraz değişikliğe ihtiyacın var.
Bir cesaret topladım ve İzmir’e gitmeye karar verdim. Trende yolculuk ederken camdan dışarı baktım; tarlalar, köyler geçip gidiyordu. İçimde bir umut filizlendi mi bilmiyorum ama en azından başka bir şehirde nefes alacaktım.
Elif’in evinde ilk günler güzeldi; torunum Defne bana sarıldı, “Babaanne!” diye bağırdı. O an içimdeki buzlar biraz eridi sanki. Ama birkaç gün sonra Elif’in eşi Murat’ın yüzündeki huzursuzluğu fark ettim. Akşam yemeklerinde sessizleşiyor, bana bakmamaya çalışıyordu.
Bir gece Elif’le mutfakta bulaşık yıkarken sordum:
— Murat bana kırgın mı?
Elif başını eğdi:
— Anneciğim… Murat biraz zor bir dönemden geçiyor. İş yerinde sıkıntıları var… Bir de evde kalabalık olunca…
O an anladım ki hiçbir yere ait değilim artık. Ne kendi evime ne de çocuklarımın hayatına… Ertesi sabah valizimi topladım.
— Elif’ciğim, ben İstanbul’a dönüyorum.
Elif ağladı:
— Anne lütfen! Birlikte aşarız her şeyi…
Ama ben kararlıydım. O trende dönerken camdan yansıyan yüzüme baktım; gözlerimdeki ışıltı sönmemişti ama derin bir hüzün vardı.
İstanbul’a döndüğümde apartmanın girişinde komşum Ayşe Hanım’la karşılaştım.
— Gülseren abla, seni çok özledik! Akşam bize gelsene?
İlk kez “Evet” dedim. O akşam Ayşe Hanım’ın evinde kahkahalar arasında kendimi biraz daha hafiflemiş hissettim.
Ama gece eve dönünce yine o sessizlik… Yatağa uzandığımda tavanı izledim ve düşündüm: İnsan ne zaman gerçekten yalnız olur? Sevdiklerini kaybedince mi, yoksa kimseye yük olmak istemediğinde mi?
Belki de yalnızlık kaderimizdir ama bazen küçük bir davet, sıcak bir sohbet insanın içindeki karanlığı aydınlatabilir.
Sizce insan yalnızlığı nasıl aşar? Gerçekten ait olduğumuz bir yer var mı hâlâ bu dünyada?