Bir Işığın Ardında: Hayaller, Kayıplar ve Yeniden Başlamak

“Yeter artık! Bu evde huzur kalmadı!” diye bağırdı annem, gözyaşları içinde. Babam ise öfkeyle masaya yumruğunu vurdu: “Senin yüzünden oldu her şey, Zeynep!” O an, mutfağın köşesinde küçücük bir çocuk gibi titreyen kardeşim Elif’e baktım. O an, içimde bir şeyler koptu. Sanki evimizin duvarları üstüme yıkılıyordu.

Benim adım Cem. 28 yaşındayım ve bu hikaye, bir ışığın peşinden koşarken ardımda bıraktıklarımın hikayesi. O gece, annemle babamın kavgası ilk değildi ama son olmasını umuyordum. Annem Zeynep Hanım, babam ise Mehmet Bey. Babam yıllarca Almanya’da çalışmış, sonra Türkiye’ye dönüp küçük bir bakkal açmıştı. Annem ise gençliğinde tiyatrocu olmak istemiş ama dedemin baskısıyla evlenip ev kadını olmuştu. Hayatları boyunca birbirlerine tutunmaya çalıştılar ama her tartışmada biraz daha uzaklaştılar.

Ben ise hep başka bir hayatın hayalini kurdum. Işıkların altında, sahnede olmak istedim. Lise yıllarında tiyatro kulübüne katıldım. Annem gizliden gizliye destekledi ama babam için bu “boş işlerden” ibaretti. “Adam gibi bir meslek edin,” derdi hep. Üniversite sınavında konservatuvarı kazandığımda evde kıyamet koptu. Babam günlerce konuşmadı benimle. Annem ise geceleri odama gelip saçımı okşardı: “Senin mutlu olmanı istiyorum oğlum.”

Üniversiteye başladığımda İstanbul’a taşındım. İlk kez ailemin gölgesinden çıkmıştım ama içimde hep bir eksiklik vardı. Her telefon konuşmasında annemin sesi biraz daha yorgun geliyordu. Elif ise büyümüş, lise son sınıfa gelmişti. Babam bakkalı zar zor döndürüyordu. Ben ise sahnede parladıkça suçluluk duygum artıyordu.

Bir gün, okulun tiyatro salonunda provalar sırasında tanıştım Asuman’la. Gözleri ışıl ışıldı, sesiyle herkesi büyülüyordu. Birlikte oyunlar oynadık, sabahlara kadar sahnede hayaller kurduk. Bir gece Galata Köprüsü’nde yürürken bana döndü: “Cem, seninle her şeye varım. Ama aileni de unutmamalısın.” O an içimde bir şeyler çatladı. Hem Asuman’a hem aileme yetemiyordum.

Mezun olduktan sonra küçük bir tiyatro topluluğunda çalışmaya başladım. Hayat zordu; para yoktu, umut ise çoktu. Bir gün Elif aradı: “Abi, annem hastaneye kaldırıldı.” O an İstanbul’un kalabalığı üstüme çöktü. Apar topar memlekete döndüm. Annem kalp krizi geçirmişti. Babam perişandı, Elif ise gözyaşlarını saklamaya çalışıyordu.

Hastane odasında annemin elini tuttum: “Anne, ben buradayım.” Gözleri doldu: “Oğlum, senin mutlu olmanı istiyorum ama bu ev de sensiz eksik.” O an karar vermek zorundaydım: Ya hayallerimin peşinden koşacaktım ya da ailemin yanında kalacaktım.

Asuman’ı aradım: “Belki de İstanbul’a dönemem.” Sessizlik oldu telefonda. Sonra sesi titreyerek cevap verdi: “Cem, ben seni beklerim ama kendini kaybetme.” O gece sabaha kadar uyuyamadım. Babamla mutfakta otururken bana ilk kez içini döktü: “Oğlum, ben Almanya’da çok yalnız kaldım. Aileden uzak olmak insanı çürütüyor.”

Aylar geçti. Annem iyileşti ama eski gücünde değildi. Ben bakkalda babama yardım etmeye başladım. Her gün raftaki ürünleri dizerken aynadaki yansımama bakıyordum: Bu ben miyim? Hayallerimi İstanbul’da bırakıp kasabada sıkışıp kalmış bir adam mıydım artık?

Bir akşam Asuman çıkageldi kasabaya. Elinde bir bavul, gözlerinde umut: “Cem, birlikte yeni bir hayat kurabiliriz.” Annem Asuman’ı sevgiyle karşıladı ama babam surat astı. Akşam yemeğinde sessizlik vardı. Sonunda babam patladı: “Siz gençler hep hayal peşindesiniz! Hayat ekmek parası oğlum!”

Asuman gözyaşlarını tutamadı: “Biz de çalışırız amca! Yeter ki birlikte olalım.” Babam başını öne eğdi: “Ben oğlumun mutsuz olmasını istemem.” O gece Asuman’la uzun uzun konuştuk:

— Cem, ne istiyorsun gerçekten?
— Bilmiyorum Asuman… Ailem mi, hayallerim mi? İkisini de kaybetmekten korkuyorum.
— Belki de yeni bir yol bulmalısın.

Ertesi sabah kasabanın meydanında yürürken Elif yanıma geldi:
— Abi, ben de üniversiteye gitmek istiyorum ama korkuyorum.
— Korkma Elif… Senin yanında olacağım.

O an anladım ki hayat sadece kendi hayallerimizden ibaret değilmiş; sevdiklerimizin yükünü de omuzlamak gerekiyormuş.

Aylar sonra Asuman’la birlikte kasabada küçük bir sanat atölyesi açtık. Çocuklara tiyatro dersleri verdik, kadınlara el işi kursları düzenledik. Babam başta karşı çıktı ama zamanla atölyeye gelip çay içmeye başladı. Annem ise her sabah atölyenin camlarını silerken bana gülümsedi.

Yıllar geçti… Elif üniversiteyi kazandı ve İstanbul’a gitti. Babam hastalandı; bu kez ben onun yanında oldum. Asuman’la evlendik; kasabada küçük ama mutlu bir hayat kurduk.

Bazen geceleri yıldızlara bakarken kendi kendime soruyorum: Eğer o gece İstanbul’a dönseydim ne olurdu? Hayallerimden vazgeçmiş miydim yoksa yeni bir hayal mi bulmuştum?

Sizce insan kendi mutluluğu için ailesini geride bırakabilir mi? Yoksa gerçek mutluluk sevdiklerimizle birlikte yeni yollar bulmakta mı saklıdır?