Birlikte Yürüyemediğimiz Yol: Bir Evliliğin Sessiz Çığlığı

“Yeter artık, Zeynep! Yeter! Kaç yıl daha bekleyeceğiz? Kaç yıl daha bu hayalin peşinden sürükleneceğiz?”

Eşim Mehmet’in sesi, mutfağın fayanslarında yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, ince belli camdan bir damla yere düştü. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Otuz yıl olmuştu evleneli. Otuz yıl boyunca, her sabah aynı umutla uyanmış, her gece aynı hayalle uyumuştuk: Bir araba alıp, birlikte yollara düşmek. Sadece İstanbul’un kalabalığından kaçmak değil, kendi hayatımızı kurmak, özgürlüğümüzü yaşamak istiyorduk. Ama hayat, bizim için hep başka planlar yaptı.

Mehmet’in sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu: “Bak, komşumuz Ayşe Hanım’ın oğlu bile aldı arabayı. Biz hâlâ minibüslerde sürünüyoruz! Ne zaman bizim de yüzümüz gülecek?”

Ona cevap veremedim. Çünkü biliyordum, haklıydı. Yıllarca çalıştık; ben devlet okulunda öğretmenlik yaptım, o ise belediyede şoförlük. Hafta sonları pazara çıkıp sebze sattık, yazları köydeki tarlada çalıştık. Her kuruşumuzu biriktirdik. Ama ya evin çatısı akıttı, ya oğlumuz Emre’nin dershanesi çıktı, ya da annemin hastalığı… Hayat hep önümüze yeni bir engel koydu.

Bir akşam Emre kapıdan içeri girdiğinde yüzünde bir gülümseme vardı. “Anne, baba, size bir sürprizim var!” dedi. Kalbim heyecanla çarptı; acaba? Ama Emre elindeki torbadan yeni aldığı telefonunu çıkardı. Mehmet’in yüzü bir anda asıldı. “Oğlum,” dedi, “biz yıllardır araba almak için uğraşıyoruz, sen gidip telefon mu aldın?”

Emre başını öne eğdi. “Baba, herkesin var artık… Ben de arkadaşlarımdan geri kalmak istemiyorum.”

O gece Mehmet’le ilk defa bu kadar sert tartıştık. “Biz ne için yaşıyoruz Zeynep? Sadece çocuklarımız için mi? Hiç mi hakkımız yok mutlu olmaya?”

Ona sarılmak istedim ama ellerim havada asılı kaldı. Çünkü ben de bilmiyordum cevabını.

Yıllar geçti. Emre üniversiteyi kazandı, başka bir şehre gitti. Evde yalnız kaldık. Her sabah kahvaltı masasının başında sessizce oturuyorduk. Mehmet’in gözleri camdan dışarıya dalıyordu; ben ise eski fotoğraflara bakıyordum. Gençliğimizde çekilmiş bir fotoğraf vardı: Kadıköy’de, vapurun önünde, el ele… O zamanlar her şey mümkündü sanki.

Bir gün Mehmet eve geldiğinde yüzü bembeyazdı. “Zeynep,” dedi titrek bir sesle, “bugün işten çıkarıldım.”

Dünya başıma yıkıldı sandım. O an anladım ki, hayallerimiz artık iyice uzaklaşmıştı bizden.

Ama yine de vazgeçmedik. Ben özel dersler vermeye başladım; Mehmet ise akşamları taksiye çıktı. Her gece eve yorgun argın dönüyordu ama gözlerinde eski o umut ışığı yoktu artık.

Bir akşam sofrada otururken Mehmet aniden konuştu:

“Zeynep… Biliyor musun, bazen düşünüyorum da… Belki de biz yanlış hayalin peşinden koştuk. Belki de araba almak değilmiş mesele… Belki de birlikte yürüyebilmekmiş.”

Gözlerim doldu. “Ama Mehmet,” dedim fısıltıyla, “biz hiç yürüyemedik ki… Hep koştuk; çocuklar için, ailemiz için… Kendimiz için hiç durmadık.”

O gece uzun uzun konuştuk. Geçmişimizi, pişmanlıklarımızı, birbirimize söyleyemediklerimizi… Sonra sessizce ağladık.

Bir sabah Emre aradı: “Anneciğim, babam iyi mi? Sesini çok yorgun duydum.”

“İyiyiz oğlum,” dedim ama sesim titriyordu.

Mehmet’in sağlık sorunları başladı. Doktorlar kalp rahatsızlığı teşhisi koydu. Artık araba almak şöyle dursun, hastane koridorlarında umut arıyorduk.

Bir gün hastane odasında Mehmet’in elini tuttum:

“Mehmet… Eğer tekrar başa dönebilsek… Yine aynı hayali kurar mıydın?”

Gözleri doldu. “Hayır Zeynep… Sadece seninle daha çok vakit geçirmek isterdim.”

O an anladım ki; yıllarca peşinden koştuğumuz o araba aslında bizim özgürlüğümüz değilmiş. Biz birbirimize yabancılaşırken, hayatın içinde kaybolmuşuz.

Mehmet birkaç ay sonra vefat etti. O gün evimizin kapısından çıkarken ayakkabılarının yan yana dizili olduğunu gördüm; sanki birazdan gelecekmiş gibi…

Şimdi yalnızım. Her sabah pencerenin önünde oturup geçen arabaları izliyorum. Bazen içimden geçiyor: Keşke zamanında durup birbirimize sarılsaydık; keşke o yolculuğa çıkamasak bile birlikte yürüyebilseydik…

Hayatımız boyunca hep bir şeyleri erteledik; mutluluğu, sevgiyi, kendimizi… Şimdi düşünüyorum da; sizce insan en çok neyi kaybedince pişman olur? Hayallerini mi, yoksa yanındaki insanı mı?