Neredeyse Her Şey Yolunda: Bir Akşamın Sessiz Çığlığı

— Yine mi geç kalacaksın? — dedi Mert’in sesi telefonda, sanki uzaklardan, soğuk bir Ankara akşamında, Kızılay’ın kalabalığında kaybolmuş gibi yankılandı.

— Evet, bu gece de on bire kadar buradayım, belki daha da fazla. Tedarik zincirinde yine sorun çıktı, acil yetiştirmemiz lazım, — dedim. Bir elimle müşterilere mail yazıyor, diğer elimle soğumuş çayı karıştırıyordum. Kupa masanın kenarında tehlikeli bir şekilde duruyordu; tıpkı hayatım gibi, bir adımda devrilecekmiş gibi.

Mert’in iç çekişini duydum. — Zeynep yine seni bekliyor. Bugün okulda anneler günü için şiir ezberlemiş. Sana okumak istiyor.

Bir an sustum. Parmaklarım klavyede dondu. Zeynep’in minik sesi, akşamları bana sarılışı… Hepsi bir anda içimi yaktı. Ama işte, iş… Hep iş…

— Ona sarıl benim yerime, olur mu? — dedim boğazım düğümlenerek.

Telefonu kapattıktan sonra ofisin sessizliğinde yalnız kaldım. Herkes çoktan gitmişti. Sadece ben ve bilgisayar ekranının soğuk ışığı… Pencereden dışarı baktım; Ankara’nın gri binaları arasında kaybolan gün ışığı, içimdeki umudu da alıp götürüyordu sanki.

Birden annemin sesi yankılandı kulaklarımda: “Kızım, bu kadar çalışmakla nereye varacaksın? Hayat geçiyor, farkında mısın?”

Farkında mıydım gerçekten? Hayatımın merkezine koyduğum işim, bana ne kazandırmıştı? Evet, iyi bir maaşım vardı, kendi ayaklarımın üstünde duruyordum. Ama Zeynep’in gözlerindeki o kırgınlığı, Mert’in yorgun bakışlarını… Onları neyle telafi edebilirdim?

Bilgisayar ekranına döndüm. Bir mail daha… Bir dosya daha… Her şey otomatikleşmişti. Sanki ben değil de başka biri yaşıyordu bu hayatı. O sırada kapı aralandı. Temizlik görevlisi Ayşe abla başını uzattı:

— Kızım hâlâ burada mısın? Gece gece ne işin var burada? Evde bekleyenlerin yok mu?

Gülümsedim ama gözlerim doldu. — İşte biraz yoğun Ayşe abla…

Ayşe abla içeri girdi, sandalyeye oturdu. — Benim oğlan da senin gibi çalışıyor. Ama bak, evde çocuğu büyüyor, o farkında bile değil. Sonra pişman olmasın insan…

Birden içimde bir şeyler kırıldı. Ayşe ablanın sözleriyle geçmişe gittim. Babam da hep işteydi. Annemle yalnız büyüdüm ben de… O zamanlar babama çok kızardım. Şimdi ise onun yolundan gidiyordum.

Saat gece yarısını geçtiğinde eve döndüm. Zeynep çoktan uyumuştu. Yatağının kenarına oturdum, saçlarını okşadım. Küçük bir kâğıt parçası yastığının altında duruyordu: “Anneme şiir.”

Gözlerimden yaşlar süzüldü. O an anladım ki; işte ne kadar başarılı olursam olayım, Zeynep’in bana yazdığı bir şiirin yerini hiçbir şey tutamazdı.

Sabah kahvaltıda Mert’le göz göze geldik. Sessizlik vardı aramızda; kırgınlık ve yorgunluk…

— Zeynep dün gece seni beklerken uyuyakaldı, — dedi Mert sessizce.

— Biliyorum… Özür dilerim… — dedim ama sesim titredi.

Zeynep koşarak geldi, elinde kâğıt parçasıyla:

— Anne! Şiirimi dinleyecek misin?

O an her şeyi bırakıp ona sarıldım. Gözlerimi kapattım ve sadece onun sesini duydum:

“Annemi çok seviyorum,
Gözleri gül gibi,
Ellerini tutunca,
Dünya güzel gibi…”

Şiir bittiğinde ağlıyordum. Zeynep şaşkınlıkla bana baktı:

— Anne, neden ağlıyorsun?

— Çünkü seni çok seviyorum kızım…

O gün işe geç kaldım. Patronum aradı, neden geciktiğimi sordu. İlk defa umursamadım.

Akşam eve erken geldim. Zeynep’le oyun oynadık, Mert’le uzun uzun konuştuk. Hayatımı yeniden kurmaya karar verdim o akşam; işimi bırakmadım ama önceliklerimi değiştirdim.

Şimdi bazen hâlâ geç kalıyorum ama her seferinde Zeynep’in şiirini hatırlıyorum.

Sizce de bazen hayatın gerçek anlamını kaçırıyor muyuz? İş mi önemli, yoksa sevdiklerimiz mi? Siz olsanız neyi seçerdiniz?