Bayram Sofrasında Eksik Sandalyeler: Bir Babamın Güncesi

“Baba, bu bayram da mı anneye gitmeyeceğiz?” dedi Emre, gözlerini yere indirerek. O an içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Mutfağın köşesinde, annemin eski bakır tenceresinin içinde kaynayan şekerli süt kokusu havaya karışırken, oğlumun sesi evin sessizliğinde yankılandı. Yıllardır bu soruya verecek cevabım yoktu. “Bilmiyorum oğlum,” dedim, “belki seneye.” Ama biliyordum ki, her sene aynı cevabı veriyordum.

Eşimle ayrıldığımızda Emre dört, Baran on yaşındaydı. O günden beri hayatım ikiye bölündü: bir yanda çocuklarım, diğer yanda geçim derdi. Sabahları gün doğmadan kalkıp minibüsle işe gidiyor, akşamları yorgun argın eve dönüyordum. Annem, Allah ondan razı olsun, çocuklara göz kulak oluyordu. Ama o da yaşlanmıştı; elleri titriyor, gözleri artık iyi görmüyordu. Yine de her sabah Emre’nin saçını tarar, Baran’a kahvaltı hazırlar, bana da bir tabak menemen bırakırdı.

Ayrılıktan sonra ailemdeki herkesin bana sırt çevireceğini hiç düşünmemiştim. Kardeşim Serkan, “Sen de biraz daha sabretseydin, belki toparlanırdınız,” dediğinde içimden ona bağırmak gelmişti. Oysa kimse bilmiyordu; geceleri çocuklar ağlarken ben de yastığa başımı koyup sessizce ağlıyordum. Eşim başka bir şehirde yeni bir hayat kurmuştu. Çocuklarımı yılda bir kez görmeye geliyordu; o da bayramlarda. O zamanlar sofrada üç sandalye eksik olurdu: anneleri, ben ve çocuklar.

Bir gün işten eve döndüğümde Baran’ı odasında ağlarken buldum. Kapıyı araladım, “Oğlum, ne oldu?” dedim. “Baba,” dedi, “arkadaşlarım anneleriyle pikniğe gitmişler. Ben neden annemi göremiyorum?” Cevap veremedim. Yutkundum, gözlerim doldu. “Bazen hayat istediğimiz gibi gitmez oğlum,” dedim sadece. O gece uyuyamadım. Kendi kendime sordum: Ben iyi bir baba mıyım? Çocuklarım için yeterince fedakarlık yapıyor muyum?

İş yerinde de durum farklı değildi. Müdürüm Halil Bey, “Evde iki çocukla nasıl baş ediyorsun?” diye sorardı bazen. Gülümserdim, “Alıştık artık,” derdim ama içimden geçenleri kimse bilmezdi. Her ayın sonunda faturalar masanın üstünde birikirken, çocukların okul masrafları için ek iş yapmaya başladım. Geceleri apartmanın girişinde güvenlik görevlisi olarak çalışıyordum. Uykusuzluk gözlerimin altına mor halkalar bırakmıştı.

Bir bayram sabahıydı. Annem mutfakta börek açıyor, çocuklar televizyonun karşısında eski Türk filmlerini izliyordu. Kapı çaldı. Açtığımda karşımda eşimi gördüm; yanında yeni eşi ve küçük kızları vardı. Emre koşarak annesine sarıldı, Baran ise arka planda durdu. İçimde bir kıskançlık hissettim; yıllarca tek başıma büyüttüğüm çocuklarım annelerine bir yabancı gibi sarılıyordu. Eşim bana dönüp, “Çocukları bu akşam alabilir miyiz?” dedi. Başımı salladım; kelimeler boğazımda düğümlendi.

O akşam sofrada üç sandalye eksikti yine. Annem sessizce gözyaşlarını sildi, ben ise boş sandalyelere bakıp düşündüm: Bunca yıl verdiğim emek neye yaradı? Çocuklarım annelerine koşarken ben hep geride mi kalacaktım?

Bir gün Emre okuldan üzgün döndü. “Baba,” dedi, “arkadaşlarım anneleriyle babalarıyla birlikte yaşıyor. Biz neden böyleyiz?” O an ona sarıldım ve ağladım. “Bazen hayat adil değildir oğlum,” dedim. “Ama seni çok seviyorum.”

Yıllar geçti. Baran üniversiteye gitti, Emre liseye başladı. Evde artık sadece annem ve ben kaldık. Bayramlarda çocuklar ya annelerine gidiyor ya da arkadaşlarıyla vakit geçiriyordu. Sofrada eksik sandalyeler çoğaldı; önce babamı kaybettik, sonra annem hastalandı.

Bir gün hastane koridorunda otururken kardeşim Serkan geldi yanıma. “Abi,” dedi, “belki de biraz kendini düşünmelisin artık.” Ona baktım; yıllarca ailem için didinmiş, kendi hayatımdan vazgeçmiştim. Ama kimse bunu görmemişti.

Annemin vefatından sonra ev daha da sessizleşti. Çocuklar arada arar, “Nasılsın baba?” derdi ama seslerinde bir uzaklık vardı artık. Bir akşam eski fotoğraflara bakarken gözlerim doldu; Emre’nin ilk adımı, Baran’ın mezuniyet töreni… Hepsinde ben vardım ama kimse yanımda yoktu.

Bir gün Emre aradı: “Baba, bu bayram gelemeyeceğim; işim var.” Baran ise yurtdışında stajdaydı. Sofrada yine tek başıma oturdum; annemin eski bakır tenceresinde süt kaynıyor, evin içinde yalnızlığın sesi yankılanıyordu.

Şimdi düşünüyorum da; bunca yıl verdiğim emek, yaptığım fedakarlıklar… Hepsi boşa mıydı? Yoksa gerçek sevgi karşılık beklemeden yapılan mıydı? Siz olsanız benim yerimde ne yapardınız? Çocuklarınız için her şeyden vazgeçer miydiniz?