Bir Otobüs Durağında Kırılan Hayatlar: Emine Teyze’nin Sessiz Çığlığı
“İnecekseniz, şimdi inin. Biletiniz yoksa burada inmek zorundasınız!”
Şoförün sesi, otobüsün içindeki uğultuyu bir anda susturdu. Herkes bana bakıyordu. Cebimdeki eski mendili sıkıca kavradım. O an, 80 yıllık hayatımın en utanç verici anıydı belki de. Emine’yim ben, Emine Yıldız. Yıllarca bu şehrin sokaklarında, pazarlarında çalıştım. Ama şimdi, yaşlı ve yalnız bir kadın olarak, bir otobüs şoförünün önünde küçülüyordum.
O akşam hava çok soğuktu. Kar, camlara vura vura yağıyordu. Otobüsün içi dizel kokuyordu, insanlar yorgundu. Kimse göz göze gelmek istemiyordu. Şoför, “Hadi teyze, bekletme milleti!” dediğinde, içimden bir şeyler koptu. Sanki yıllardır biriktirdiğim bütün acılar, o an kalbimde patladı.
Yavaşça ayağa kalktım. Bastonumun ucuyla yere vururken, dizlerim titriyordu. “Evladım, param yok. Sadece iki durak gidecektim. Torunum hastanede, ona yetişmem lazım,” dedim. Ama şoförün gözlerinde bir yumuşama görmedim. Sadece başını çevirdi, “Kurallar böyle, teyzeciğim,” dedi. Otobüsün arkasından bir kadın, “Yardım edelim mi?” diye fısıldadı ama kimse cebine elini atmadı.
İndim otobüsten. Kapı kapandı, otobüs uzaklaştı. Kar taneleri saçlarıma, omuzlarıma kondu. O an, çocukluğumun karlı günleri geldi aklıma. Babamın köydeki evi, annemin sıcacık ekmek kokusu… Şimdi ise, koca şehirde tek başıma, bir otobüs durağında titriyordum.
Yavaşça yürümeye başladım. Bastonumun ucuyla kaldırımdaki buzları yokladım. Her adımda, geçmişimden bir anı canlanıyordu gözümde. Gençliğimde, eşim Hasan’la birlikte bu şehirde ne hayaller kurmuştuk. O öldükten sonra, oğlum Murat’la kaldım. Ama Murat, evlendikten sonra bana sırtını döndü. Gelinim Ayşe, “Anne, artık kendi başına yaşaman lazım,” dediğinde, içimde bir şeyler kırılmıştı.
O günden sonra, yalnızlıkla dost oldum. Sabahları pazara gidip, akşamları televizyonun karşısında uyuyakaldım. Torunum Elif, tek neşemdi. Ama o da hastalandı. Bugün hastanede yatıyor. Yanına gitmek için son paramı ekmek ve süt almakta harcadım. Otobüse binecek param kalmamıştı.
Durağın bankına oturdum. Ellerim titriyordu. Yanımdan geçen insanlar, bana bakmadan yürüyüp gidiyordu. Bir adam, telefonuna bakarak hızla geçti. Bir kadın, çocuğunun elini çekiştirerek uzaklaştı. Kimse, yaşlı bir kadının gözyaşlarını görmüyordu.
O an, içimde bir öfke kabardı. “Neden bu kadar yalnızım?” diye sordum kendime. “Neden kimse yardım etmiyor?”
Birden, yanımda bir çocuk belirdi. Üzerinde ince bir mont vardı, burnu kıpkırmızıydı. “Teyze, iyi misin?” dedi. Gözlerim doldu. “İyiyim yavrum, sadece biraz üşüdüm,” dedim. Çocuk, cebinden bir çikolata çıkardı. “Bunu al, ısınmana yardım eder,” dedi. O küçücük iyilik, içimi ısıttı.
Ama sonra, yine yalnız kaldım. Hastaneye kadar yürümeye karar verdim. Bastonumla yavaş yavaş ilerlerken, içimdeki acı büyüyordu. Her adımda, oğlumun bana sırtını dönmesi, gelinimin soğuk bakışları, komşuların dedikoduları aklıma geliyordu.
Bir gün, apartmanın önünde yere düşmüştüm. Kimse yardım etmemişti. Sadece kapıcı Mehmet, “Teyze, dikkat et,” demişti. O gün anladım ki, bu şehirde yaşlı olmak, görünmez olmak demekti.
Hastaneye vardığımda, Elif’in odasına çıktım. Küçük kızım bana gülümsedi. “Babaanne, geldin mi?” dedi. O an, bütün yorgunluğum geçti. Elif’in ellerini tuttum, “Sen iyi ol yeter ki, ben her şeye dayanırım,” dedim.
Ama içimde bir yara vardı. O otobüs şoförünün bakışı, insanların duyarsızlığı, oğlumun ilgisizliği… Hepsi bir araya gelince, insanın kalbi taş gibi oluyor.
O gece, eve dönerken kendi kendime konuştum:
“Bir gün herkes yaşlanacak. Bir gün herkes yardıma muhtaç olacak. O zaman kim elini uzatacak bize?”
Sizce, bu şehirde yaşlılar neden bu kadar yalnız? Kim suçlu: Biz mi, yoksa toplum mu? Yorumlarınızı bekliyorum…