Her Şeyin Bir Zamanı Varmış: Bir Vedanın Ardından

“Neden gittin, Emre? Söylesene, neyi eksik yaptım?” diye fısıldadım, ellerim titreyerek pencerenin buğusuna dokunurken. Dışarıda rüzgar, apartmanın önündeki çınar ağacının dallarını savuruyordu; içimdeyse fırtına kopuyordu. Annem mutfakta, çaydanlığın altını kısarken bir yandan da kendi kendine söyleniyordu: “Kızım, bu kadar bağlanılır mı bir adama? Bak, sonunda yalnız kaldın işte.” Sanki ben istemişim gibi… Sanki ben, Emre’nin bir sabah hiçbir şey söylemeden, sadece bir not bırakıp gitmesini hak etmişim gibi…

O not hâlâ başucumda duruyor. “Her şeyin bir zamanı var, Zeynep. Benim zamanım doldu. Affet.” Affetmek… Kolay mı? Onca yıl, onca hayal, onca fedakarlık… Birlikte kurduğumuz evin duvarları bile onun kokusunu çekmişken, nasıl affedebilirim ki?

İlk tanıştığımız günü hatırlıyorum. Üniversitenin bahçesinde, elinde kitaplarla bana çarpıp özür dileyen o utangaç çocuk… Sonra günlerce süren mesajlaşmalar, ilk kahve, ilk sinema… Annem, “Kızım, dikkat et, gençlik aşkı çabuk geçer,” demişti. Ben ise, “Anne, Emre farklı,” diye diretmiştim. O zamanlar annemin gözlerinde endişe değil, biraz da kıskançlık vardı sanki. Babam ise, “Kızım, önce okulunu bitir, sonra düşünürsün,” derdi. Ama ben, Emre’yle her şeyi göze almıştım.

Düğünümüz… O küçük kasabada, herkesin konuştuğu, annemin gözyaşlarını saklayamadığı o gün… “Zeynep, kızım, mutlu ol yeter,” demişti annem, beni son kez öperken. O an, dünyanın en şanslı kadını olduğuma inanmıştım. Emre’nin gözlerinde o kadar çok sevgi vardı ki…

Ama zaman geçti. İstanbul’a taşındık. Hayat telaşı, iş bulma stresi, ailelerden uzak olmanın ağırlığı… Emre, ilk başta her akşam eve gelir, bana gününü anlatırdı. Sonra yavaş yavaş değişti. Önce sessizleşti, sonra eve geç gelmeye başladı. “İşler yoğun,” dedi. Ben de inandım. Çünkü inanmak istedim. Bir gün, gece yarısı kapı çaldı. Emre, yorgun ve asık suratla içeri girdi. “Ne oldu?” dedim. “Bir şey yok,” dedi. O an anladım; aramızda bir şeyler eksiliyordu.

Bir sabah, kahvaltı hazırlarken, Emre’nin telefonuna bir mesaj geldi. “Dün gece için teşekkür ederim, çok güzeldi.” Donup kaldım. O an, içimde bir şeyler kırıldı. Emre’ye baktım, göz göze geldik. “Kim bu?” dedim. “Bir iş arkadaşı,” dedi. Yalan söylediğini biliyordum. Ama susmayı seçtim. Çünkü korktum. Onu kaybetmekten, yalnız kalmaktan korktum. Annem haklıydı belki de…

O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Emre daha da uzaklaştı. Ben ise daha çok sarıldım ona, daha çok sevdim. Belki de hatam buydu. Kendimi kaybettim, hayallerimi, umutlarımı… Bir sabah, uyandığımda Emre yoktu. Sadece o not vardı başucumda. “Her şeyin bir zamanı var, Zeynep. Benim zamanım doldu. Affet.”

O günden sonra hayatım altüst oldu. Annem, “Sana demiştim,” dedi. Babam, “Dön kızım, evine dön,” dedi. Ama ben, bu şehirde, bu evde kalmayı seçtim. Çünkü anılarımı bırakıp gitmek istemedim. Her köşe başında Emre’nin izi vardı. İlk defa yalnız kalıyordum. İlk defa kendimle yüzleşiyordum.

Bir akşam, eski arkadaşım Elif aradı. “Zeynep, hadi dışarı çıkalım, biraz hava alırsın,” dedi. İstemeyerek de olsa kabul ettim. Kafede otururken, Elif birden sordu: “Neden bu kadar çok verdin ona? Kendini bu kadar unuttun mu?” O an ağlamaya başladım. “Bilmiyorum Elif… Belki de sevilmek istedim. Belki de birinin hayatında bir anlamım olsun istedim.”

Geceleri uyuyamıyorum. Emre’nin sesi kulaklarımda çınlıyor. “Zeynep, sen çok iyisin, ben sana layık değilim.” Oysa ben sadece sevilmek istemiştim. Şimdi ise, yalnızlığın ne demek olduğunu iliklerime kadar hissediyorum.

Bir gün annem geldi ziyarete. Evin kapısını açtığımda gözleri doluydu. “Kızım, hayat bu… Herkesin bir sınavı var. Sen de geçeceksin bu sınavdan. Ama kendini unutma. Sen Zeynep’sin, birinin gölgesi değilsin.” O an anneme sarıldım, yıllardır içimde biriken gözyaşlarını bıraktım kollarına.

Şimdi, pencerenin önünde oturup dışarıdaki rüzgarı izlerken düşünüyorum: Her şeyin bir zamanı var mı gerçekten? Sevgi de mi tükeniyor? Yoksa biz mi yanlış insanlara, yanlış hayallere tutunuyoruz? Bazen düşünüyorum; eğer zamanı geri alabilsem, daha az sever miydim? Yoksa yine aynı hataları yapar mıydım?

Sizce, insan birini çok sevdiği için mi kaybeder? Yoksa kendini unuttuğu için mi?