Uçurumun Kenarında: Bir Kadının Hayata Tutunma Hikayesi
“Bırak artık, Zeynep! Herkes senden bıktı, bir de sen kendini bırak!” Annemin sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O gece, Boğaz’ın soğuk rüzgarı yüzümü keserken, köprünün demirlerine tutunmuş, aşağıdaki karanlık sulara bakıyordum. İçimdeki boşluk, gökyüzü kadar derin ve karanlıktı. Sanki bütün İstanbul uyumuştu da, bir tek ben uyanık kalmıştım; yalnız, çaresiz ve kırık.
Her şey birkaç ay önce başladı. Babam işten çıkarıldıktan sonra evdeki huzur yerini sessizliğe ve öfkeye bıraktı. Annem sürekli bağırıyor, kardeşim Okan ise odasından çıkmıyordu. Ben ise üniversiteyi bitirmiş, ama iş bulamamıştım. Her gün yeni bir umutla başvurduğum iş ilanlarından ya red cevabı alıyor ya da hiç cevap alamıyordum. Evdeki her tartışmada suçlu ben oluyordum; “Senin yüzünden bu haldeyiz,” diyordu annem. Babam ise gözlerini kaçırıyordu benden. Sanki ben hiç yokmuşum gibi.
Bir akşam sofrada yine tartışma çıktı. Annem tabağını masaya öyle bir bıraktı ki, çatal bıçaklar yere saçıldı. “Senin yüzünden Okan bile depresyona girdi! Bir baltaya sap olamadın!” dedi. Okan başını kaldırmadan, “Abla, keşke biraz daha uğraşsan,” dedi sessizce. O an içimde bir şeyler koptu. O gece odamda sabaha kadar ağladım. Kimse duymadı, kimse gelmedi.
Sonraki günlerde kendimi daha da yalnız hissetmeye başladım. Arkadaşlarımın çoğu ya evlenmiş ya da yurt dışına gitmişti. Sosyal medyada herkes mutlu görünüyordu; ben ise her geçen gün biraz daha silikleşiyordum. Bir sabah aynaya baktığımda gözlerimin altında mor halkalar, saçlarım darmadağın, yüzümde umutsuzluk vardı. “Bu ben miyim?” dedim kendi kendime.
Bir gün Kadıköy’de iş görüşmesinden dönerken eski lise arkadaşım Elif’le karşılaştım. Elif’in gözleri ışıl ışıldı; bana sıkıca sarıldı. “Nasılsın Zeynep?” dediğinde gözlerim doldu ama gülümsemeye çalıştım. “İyiyim,” dedim yalanla. Elif hemen anladı; “Bak, ben seni bırakmam,” dedi. O gün birlikte çay içtik, dertleştik. Elif bana umut olmaya çalıştı ama içimdeki karanlık daha baskındı.
Bir akşam yine evde tartışma çıktıktan sonra kendimi dışarı attım. Yağmur yağıyordu; saçlarım sırılsıklam oldu ama umursamadım. Adımlarım beni Boğaz Köprüsü’ne götürdü. Orada durup aşağıya baktım; sanki bütün acılarım o suda eriyip gidecekmiş gibi hissettim. Tam o anda telefonum çaldı: Elif’ti.
“Zeynep, neredesin? Lütfen bana konum at!”
Cevap vermedim ama ağlamaya başladım. Birkaç dakika sonra Elif’in sesi tekrar geldi: “Bak, ne olursa olsun yanındayım. Senin için buradayım!”
O an ellerim titredi; demirleri daha sıkı tuttum. Hayatım boyunca ilk defa biri gerçekten beni önemsiyormuş gibi hissettim. Elif’in sesi kulağımda yankılanırken içimde bir sıcaklık hissettim. “Belki de her şey bitmemiştir,” diye düşündüm.
O gece Elif yanıma geldi; saatlerce konuştuk. Bana psikolojik destek almayı önerdi ve birlikte bir uzmana gitmeye karar verdik. İlk başta utanmıştım; “Ben deli miyim?” diye düşündüm ama Elif’in ısrarı sayesinde randevu aldık.
Psikolog Sevil Hanım’la ilk görüşmemde ağlamaktan konuşamadım bile. Ama o bana sabırla yaklaştı; “Zeynep, yaşadıkların çok ağır ama sen güçlüsün,” dedi. Seanslar ilerledikçe kendimi anlatmaya başladım; çocukluğumdan beri hissettiğim değersizlik duygusu, ailemin beklentileri ve kendi hayallerim arasında sıkışıp kalmıştım.
Bir gün annem odama geldi; elinde eski bir fotoğraf vardı. “Bak,” dedi, “Sen küçükken ne kadar mutluyduk.” Gözleri doldu; ilk defa annemi bu kadar kırılgan gördüm. “Sana çok yüklendim, affet beni,” dedi sessizce.
Babam ise bir akşam yanıma oturdu; uzun süre sustu. Sonra, “Ben de işsiz kalınca kendimi kaybettim kızım,” dedi ve ilk defa bana sarıldı.
Ailemle aramızdaki buzlar yavaş yavaş erimeye başladı. Okan bile bir gün yanıma gelip, “Abla, iyi ki varsın,” dedi utangaçça.
Aylar geçti; psikolojik destek almaya devam ettim ve sonunda bir dergide editörlük işi buldum. İlk maaşımı aldığımda annemle babama küçük bir hediye aldım; sofrada birlikte güldük, uzun zamandır ilk defa gerçekten aile gibi hissettik.
Elif ise hâlâ yanımda; bazen birlikte Boğaz’a gidiyoruz ama artık köprünün üzerinde değil, sahilde çay içiyoruz ve hayattan konuşuyoruz.
Şimdi geriye dönüp baktığımda düşünüyorum: Eğer o gece Elif aramasaydı, belki de bugün burada olmayacaktım. Sevgi bazen bir telefon kadar yakın olabilir mi? Sizce de en karanlık anımızda birinin uzattığı el hayatımızı değiştirebilir mi?