Bir Başına Karanlıkta: Elif’in Feneri

“Elif, yine mi o saçma fener hikayesi? Kızım, biraz gerçekçi ol!” Annemin sesi mutfaktan yükselirken, ben pencerenin önünde, yağmurun cama vuran damlalarını izliyordum. On iki yaşındaydım ve hayallerim, annemin gözünde bir çocuğun hevesinden öteye geçemiyordu. Oysa ben, Karadeniz’in hırçın dalgalarıyla boğuşan bir deniz fenerinde yaşamayı, orada kitaplar yazmayı, yalnızlığımla barışmayı istiyordum. Babam ise her zamanki gibi gazeteye gömülmüş, “Kız çocukları evlenir, yuva kurar. Fenerde ne işin var senin?” diyordu.

Ama ben inatçıydım. Her gece, eski defterime fener resimleri çizerdim. Bir gün, babam defterimi buldu. “Bak Elif,” dedi, “bu ülkede kız başına tek başına yaşanmaz. Hele bir de fenerde! İnsanlar ne der?” O an içimde bir şey kırıldı. İnsanlar ne der? Hep bu cümleyle büyütülmüştüm. Komşular, akrabalar, mahalleli… Herkesin gözü üzerimdeydi sanki.

Liseye başladığımda, hayallerimle gerçekler arasındaki uçurum büyüdü. Arkadaşlarım üniversite sınavı için dershanelere koşarken, ben gizlice denizcilik fakültelerinin broşürlerini topluyordum. Bir gün, en yakın arkadaşım Zeynep’e açıldım: “Zeynep, ben deniz fenerinde yaşamak istiyorum.” Gözleri büyüdü, sonra gülmeye başladı. “Elif, sen de amma hayalperestsin! Fenerde ne yapacaksın? Prens mi bekleyeceksin?” O an anladım ki yalnızca ailem değil, dostlarım da beni anlamıyordu.

Üniversite zamanı geldiğinde, ailem beni İstanbul’da hukuk okumaya zorladı. Onların istediği gibi oldum; ama içimdeki fener ışığı hiç sönmedi. Geceleri Boğaz’a bakıp ağladığım çok oldu. Bir gün, babamla büyük bir kavga ettik. “Ben senin hayallerini yaşamak zorunda değilim!” diye bağırdım. Babamın gözleri doldu ama sesi sertti: “Biz senin iyiliğini istiyoruz!”

Mezun olduktan sonra kısa bir süre bir hukuk bürosunda çalıştım. Her sabah aynada kendime bakıp “Bu sen misin?” diye soruyordum. Bir gün cesaretimi topladım ve işten ayrıldım. Annem günlerce konuşmadı benimle. Babam ise “Senin yüzünden insanlar arkamızdan konuşuyor!” diye bağırdı.

Biriktirdiğim parayla Karadeniz’e gittim. Sinop’ta eski bir deniz feneri vardı; bakımsız ve yalnızdı. Belediyeye başvurdum; gönüllü olarak bakımını üstlenmek istediğimi söyledim. Yetkililer önce şaşırdı, sonra kabul ettiler. İlk gece fenerde kaldığımda, rüzgar camları döverken korkudan titredim ama aynı zamanda huzurluydum. Yıllardır ilk kez kendim olmuştum.

Ailemden telefonlar gelmeye başladı: “Dön artık Elif! Orada ne yapıyorsun tek başına?” Annem ağlıyordu, babam öfkeliydi. Mahallede dedikodular başlamıştı: “Kızları kafayı yemiş.” Ama ben ilk kez özgür hissediyordum.

Bir gün fırtına çıktı. Elektrikler kesildi, telefonum çekmedi. Fenerin tepesinde otururken çocukluğumdaki o yalnızlığı hissettim yine; ama bu kez korkmuyordum. Kendime sordum: “Yalnızlık kötü bir şey mi gerçekten? Yoksa insanın kendini bulması için bir fırsat mı?”

Bir sabah kapı çaldı. Karşımda babam vardı; yorgun ve yaşlanmış görünüyordu. “Elif,” dedi sessizce, “seni anlamadığımız için özür dilerim.” O an gözyaşlarımı tutamadım. Babam bana sarıldı; ilk kez gerçekten sarıldı.

Şimdi burada, deniz fenerinde yaşıyorum. Her sabah dalgaların sesine uyanıyor, geceleri yıldızları izliyorum. Ailem yavaş yavaş alıştı; mahalle de sustu sonunda. Bazen yalnız hissediyorum ama artık korkmuyorum.

Hayatım boyunca hep başkalarının ne dediğini önemsedim; ama şimdi biliyorum ki insan kendi ışığını bulmadan huzur bulamaz.

Sizce yalnız kalmak gerçekten kötü mü? Yoksa bazen kendi yolunu seçmek için herkese karşı gelmek gerekir mi?