Bir Sabahın Sessizliğinde: Annem ve Benim Aramdaki Görünmez Duvar
“Yeter artık! Sabahın altısında ne bu gürültü?” diye bağırdım, sesim titrek ve öfkeli. Annem, mutfağın ortasında, eski kırmızı önlüğünü giymiş, elinde tahta kaşıkla bana döndü. Gözlerinde hem şaşkınlık hem de alışılmış bir yorgunluk vardı. “Kızım, işe gitmeden önce kahvaltı hazırlıyorum. Ne var bunda?” dedi, sesi her zamanki gibi soğuk ve mesafeli.
O an, içimde yıllardır biriken öfke ve kırgınlık bir anda patladı. “Anne, neden her şeyi bu kadar abartıyorsun? Her sabah aynı telaş, aynı acele… Sanki evde huzur bulmak imkânsız!” dedim. Annem bir an durdu, sonra gözlerini yere indirdi. “Senin için yapıyorum her şeyi. Senin için yaşıyorum,” dedi ama sesi neredeyse fısıltıydı.
O sabah, mutfakta yükselen soğan kokusu ve tencere sesleri arasında, çocukluğumdan beri annemle aramızda bir türlü çözülemeyen o görünmez duvarı hissettim. Babam bizi yıllar önce terk ettiğinde, annem bir gecede hem anne hem baba olmuştu. O günden sonra evimizde neşe yerini sessizliğe, kahkahalar ise iç çekişlere bırakmıştı. Annem çalışıyor, ben ise okuldan eve döndüğümde çoğu zaman onu yorgun ve dalgın buluyordum. Aramızda konuşmalar kısa ve gereklilikten ibaretti; hiçbir zaman birbirimizin duygularını anlamaya çalışmadık.
Liseye başladığımda, annemin beklentileri daha da arttı. “Zeynep, doktor olacaksın. Başka yolu yok!” derdi sürekli. Ben ise resim yapmak istiyordum; hayalim Güzel Sanatlar Fakültesi’ydi. Ama annem için sanat, aç kalmak demekti. “Ben senin gibi hayal kurmadım hiç! Hayat gerçeklerle dolu,” derdi her tartışmamızda. O yüzden hayallerimi hep gizli defterlerime çizdim, kimseye göstermedim.
Üniversite sınavına hazırlanırken annemle kavgalarımız arttı. Bir gece yine tartışırken, “Senin için yaşıyorum!” diye bağırdı bana. O an içimde bir şeyler koptu. “Ben de kendi hayatımı yaşamak istiyorum!” dedim ve odama kapanıp saatlerce ağladım.
Yıllar geçti, ben İstanbul’da bir üniversite kazandım ama tıp değil; işletme okudum. Annem kırıldı ama belli etmedi. Her telefon konuşmamızda aramızdaki mesafe daha da büyüdü. İstanbul’da yalnız başıma yaşarken annemin yokluğunu hissettim ama ona bunu hiç söyleyemedim. O ise her aradığında “İyi misin? Yemeğini yedin mi?” diye sorar, asla duygularını belli etmezdi.
Mezun olduktan sonra iş bulmak kolay olmadı. Bir gün iş görüşmesinden dönerken cebimde sadece otobüs param kalmıştı. Eve geldiğimde annemin yaptığı mercimek çorbasının kokusu burnuma geldi; o an çocukluğuma döndüm. Annemin sevgisini hep yanlış anlamıştım belki de…
Bir gün, işten kovulduğumu anneme söylemek zorunda kaldım. Telefonda uzun bir sessizlik oldu. Sonra “Gel eve kızım,” dedi sadece. O gece valizimi topladım ve Ankara’ya döndüm.
Eve girdiğimde annem yine mutfaktaydı. Yüzü yorgundu ama gözlerinde bir sıcaklık vardı. “Hoş geldin,” dedi kısık sesle. Sarılmak istedim ama ellerim havada asılı kaldı.
O akşam sofrada otururken annem birden konuşmaya başladı: “Biliyor musun Zeynep, ben de gençken öğretmen olmak isterdim. Ama dedem izin vermedi; ‘Kız kısmı okuyamaz’ dedi.” Şaşırdım; annem ilk kez bana kendi hayallerinden bahsediyordu.
“Peki neden bana hep baskı yaptın?” dedim sessizce.
“Çünkü ben başaramadım; senin başarmanı istedim,” dedi gözleri dolarak. O an annemi ilk kez gerçekten anladığımı hissettim.
O günden sonra aramızdaki duvar yavaş yavaş çatlamaya başladı. Annemle birlikte eski fotoğraflara baktık, çocukluğumdan bahsettik, birlikte yemek yaptık. İlk kez birbirimizin hikayesini dinledik.
Ama hayat yine de kolay değildi. Annem hastalandı; teşhis konduğunda çok geçti. Hastane odasında elini tutarken, “Keşke daha önce konuşsaydık anne,” dedim ağlayarak.
Annem son nefesini verirken bana şunu fısıldadı: “Hayallerinden vazgeçme Zeynep.”
Şimdi annemin eski kırmızı önlüğünü giyip mutfağa giriyorum bazen. Soğan kokusu yükselirken gözlerim doluyor ama içimde bir huzur var.
Sizce de bazen en yakınlarımızla konuşmak en zor olanı mı? Ya da siz annenizle hiç böyle bir duvar hissettiniz mi?